16.10.2010

Özlenen Sevgiliye

Bir şiirdir ömrüm,
Tamamını bir solukta okuyamadığım.
Sadece soluksuz mısralar takılır dilime,
Ana rahminden kalma ılık gecelerden.
Bugüne varan kadim yolculuktan.
Zamanın beyazı, şimdinin kumralı sayfalardan

Şairini de tanımıyorum henüz
Bekliyorum yine de gelişlerini
Yakışsa gerek eline kalem
Hüznü kurşun kalıplara dökerken
Efkârına suretlerden suret beğenirken
Öyle bir efkâr ki, yağmuru ağlatır şiiri
Ve zehreder ömrümü, eliyle kurduğu cenneti

Öyleyse bir ömür biç bana
Ya kurşun dök hiç olmayan nazarına
Ya da durma diz kurşununa

14.10.2010

Yosma’dır Artık Adı

Ankara’nın güzelleri uyumaz gece
Zehra da öyle

Dudağında alı al bir boya Zehra'nın
Edasında bir cilve emaneten
Teninde kader çiçeğinin kokusu
Kapıyı ardından kapattığında
Yosma’dır artık adı
Ve bir kâbusa dalar gibi
Dalar sonra gecenin karanlığına
Ayazına sevdalı gecenin

Ak bir patiskadır kırış kırış ve ıslak
Bir masa örtüsüdür desen desen, rengârenk
Ve bir çığlıktır duvarlarda yırtılan
Ama gözleri kapalıdır hala
Bir görse kendini
Ne güzeldir oysa

Kâbustadır ve birazdan uyanacak
Uyanacaksa da güneşi beklemeli
Güzel bir güne açmalı gözlerini

Ne Kalır
















Ne kalır ne kalır
Tuz gibi susayan, nane gibi yayılan
Dokuzu unutulmuş on yüz mü kalır
Onu da unutulmuş bir şiir belki kalır
On çizik, on çentik, on dudak izi
Bir çay bardağında on dudak izi
Aşklardan sevgilerden
Suya yeni indirilmiş bir kayık gibi
Akıp geçmişsem, gidip gelmişsem
Bir de bu kalır.


13.10.2010

Yardan Gelen...

Verilmiş ama tutulmamış sözlerle başladı tüm hasretler, sevmekle başlayıp peşi sıra sarf edilen yeminlerle; hiç bırakmamaya, yanından ayrılmamaya dair. Karşınımızdaki ya unutkan bir sevgiliydi ya da ikiyüzlü. Pişman olunur mu bunu için? Kimse olmamıştır, olunsa bu satırların iki yakası kavuşur muydu, bu kadar soluksuz bırakır mıydı insanı?
Hasret ki bir uçurum kenarı, ölümle yaşam arasında kalın ve şakacı bir çizgi, yürümek zordur ama mecbur hissedersin bilinçsizce. Aşağıda yok olma isteği, arkandakiyse yokluk; hiç olmamıştır çünkü. Hasretse buradayım diye bağırır kulağı tırmalayan sesiyle, der ki ‘’oradan değil, şu yandan’’ aşağıyı göstererek. ’’yeter artık’’ artık demek vardı ya, neyse boş verme burhan bekle...

12.10.2010

Vira Bismillah

















 
Öyle bir şey ki bu bendeki
Derde deniz demek gibi bir şey
Beklemeden, düşünmeden
Dalmak sonra şuursuzca en derinine
Toprağı çoktan geride bırakmak
Unutmak onu ve üstündekileri
Ayaklarını hissetmemek
Balık olmak sonra
Ve belki ciğerine tuz basışı bir balığın
Bile bile

Güneşin ilk ışıklarıyla
Enginine açılan bir balıkçıyım kimi zaman da
Dertçi ya da
Yoksa dertli mi?
Dertli ama biraz da ümitli
Demir atıyorum bahtların en karasına
Vira bismillah
Ne çıkarsa bahtımıza



10.10.2010

Bir Sıkımlık Kurşun

Derdindeyim
Gün ışığına sevdalı sevdamın
Sabaha çıkar mı bilmem
Beklemekteyim
Evhamların ilhamı sarıyor dört yandan
Derken ölüm tek kurtuluş oluyor
Ecelin gelişi gibi gelmiyor beklenen
Su gibi gelse oysa
Ve alnımdaki ecel teri gibi düşmese
Süzülerek alnımdan denizinde kaybolmasa
Ter dediysek
Kanımdan damıtıyorum katre katre
Akabinde önce parmak uçlarım
Sonra tüm bedenim karıncalanıyor
Ruhumsa bir küheylan aksine
Ak patiska üstünde yan yatmış
Debeleniyor
Karanlık, biraz yorgun ama
Güzel gözleriyle bakıyor işte
Gülüyor hatta yarım yarım
Ölüm iyiliği mi dersin?
Benim demeye dilim varmıyor
Duvar saati, o eski koltuk ve tüm oda da
Susuyor tüm gerçeği, haykırarak

Ey Ruhum
Yine de var mı son bir isteğin?
— Tezelden bir sıkımlık kurşun!
Güneş doğmadan önce…

1.10.2010

Anna

Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.İnsaf et Anna!Gidelim buradan.Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…Tamam sustum.Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak. Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.Gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…Bekleyişler Anna. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.Tanrı bizimle de konuşur belki.

1 ekim 2010

Derin mevzulardan bahsedemeyeceğim şu ara. Kafamı işgal eden başka konular var. Onlar da hayata dair ama. En azından benimkine. Bugünkü yazım kendim için gelsin o zaman. Bir şarkı da yollamalıyım kendime yazının en sonunda.
Neyse bugün günlerden belki de en boşu; kısaca özetleyeyim; bir önceki gece zaten uyuyamadığım gibi sabahın bir vakti kalktım derse gitmek için. Bu benim ilk sekiz kırk dersimdi.-chemical reactor design-.çok afili bence ismi. Bu üç kelime bence kimya mühendisliğinin özeti. Zaten bunları diyebiliyorsam şimdi, hem de bu blogda kafayı yemek üzereyim demek ki. Belki… neyse daha afili ve kapsamlı olan dersime girdim sonra; o da chemical enginnering design.Coal slurry ile aklınıza gelebilecek, uzatılıp da uzatılacak bir konu. Bir dönem boyunca ders kapsamında bunu göreceğiz. Hadi bakalım. Ali abinin yemeklerini de yedikten sonra; odama çekildim. Bir süre uyumaya çalıştım ama olmadı. Kalktım, facebookta dolandım, müzik dinledim sonra, müziği arka fonda bırakıp oyun oynamaya başladım-bilgisayar oyunu-.bir kahve koydum kendime. Sıkıldım. Sonra dün başlayıp bitiremediğim resmimi bitirdim. Uzunca bir süre dokunmamıştım kâğıda kaleme ama hala iş var bende. Kendimle gurur duydum. Akşam yemeği niyetine bir şeyler yedim; kepekli ekmek peynir domates, yoğurt. Sağlıklı yaşam hep bunlar. Kahvesizlikten kuduruyorum, keşke gündüz değil de şimdi içeymişim. Neyse baktım olmuyor kafamı meşgul edecek başka bir şey buldum, işte bu bloğu yazmaya başladım. Ve belki filiz izleyip, kitap okurum.
Günün sonunda derslerimi almış olmanın ferahlığı ve projelere arkadaşıyla ve konusuyla ısınmanın verdiği bir huzur var. Ha bir de gülçincan’la yarın göle gidiyoruz kahvaltıya.
Bugünden bahsettiysem geçen günü de anlatmalıyım. Ama şimdi değil, daha sonra

29.09.2010

Kimse Bilmez Ne Çektiğimi


ve aşk iki kez geldiğinde
ve iki kez yalan söylediğinde
bir daha asla sevmemeye karar verdik,
böylesi adilaneydi,
bize ve aşkın kendisine.

ne merhamet dileniriz ne de
mucize;
yaşayacağız,
öleceğiz, sinek
öldüreceğiz, boks maçlarına
ve hipodromlara gideceğiz, hayatımızı
sırf talih ve yetenekle sürdüreceğiz.

27.09.2010

Pazaryeri

Ankara denen bu şehirde
Yıllardan 2010,akşamlardan en huzurlusu

Eskisi gibi bloğuma uğrayamıyorum, malumunuz sonunda dersler başladı. henuz derslerimin yarısını alamamış olsam da… Neyse aslında bloğuma eskisi gibi uğrayamam kendime de uzak kalışım demek bir nevi -bunun da farkındayım-. Çünkü ders çalışmalıyım, teknik seçmeli almalıyım, bir şey ‘’design’’ etmeliyim, kısacası zorlamalıyım kendimi istemediğim şeyleri yapmak için. En sonunda da kimsenin yeniden dizayn edemediğini bir sistemin en ortasında sıradan bir parça olmalıyım. Çark dönmeli ne de olsa. Çark döne dursun da ne çok şey ezilip yitiyor bu çarkın dişlileri arasında. Unufak olup tozumakta burnumuzun dibinden.
Çark henüz her şeyi toz duman etmemişken, ortalığı toza dumana katmamışken kendimi bir pazaryerinde buluverdim. Yanımda kadim. Görücüye çıkmış envai çeşit sebze meyve… Ayaş güzeli domatesler, mübarek misk-i amber misali kavunlar, yeşili yeşil bahar kokuşlu otlar. Dalından koparılmış şeftaliler, vakti gelmiş mandalinalar, salkım salkım üzümler. Ve her birini uzatan, sunan, dizen o eller… Ekmeğinin derdine düşüp kendi terinde boğulmaya dünden hazır ve nazır insanlar. Kimisi hayatının baharında kimi kendi yokluğunun arifesinde ,yoklukla yoksullukla boğuşup durmakta. Zamanın yüzünde açtığı derin yarıklarda alın teri usulca seyrediyor gibi. Ve her birinde eve ekmek götürme endişesi ve talaşı ‘’gel abi Ayaş domatesidir’’, ’’kaç kilo vereyim abi’’…derken, daha doğrusu denilirken’’kavunun böylesi zor bulunur’’,diyen ağabeyin de ısrarıyla elimizde bir parça kavunu kemirirken ayrılıyoruz kavun tezgâhından. O ne koku, o ne lezzet… ‘’ Al dene abi almasan da olur’’ diyen bir ağabeyin tezgâhından da bir kilo mandalina alıyoruz, bir de ucuz diye bir kilo üzüm. Salkımdan bir kaç tane tadıyorum tozlu kirli demeden, kadimin uyarmasına aldırmadan. Mandalinadan yemiyoruz şimdilik. Onlar hasta ziyareti için. Onlar da bir o kadar lezzetlidir diye umuyoruz.
Tezgâhların arasından çıkışa doğru seğirmişken ezilmiş, çürümüş, sonunda atılmış meyveler, sebzeler gözüme takıldı. İçimden dedim ki’’dünya bir pazaryeri’’. En az ölüm ve yaşam kadar keskin bu tezat düşündürdü beni uzunca süre. Dünya da bu pazaryeri gibi işte; bir yanı bahar kokar ıtır ıtır, bir yanı çürük kokusu. Bir yanda renk renk meyve, sebze diğer yanda vakti geçirilmiş, şu ahir zamanda görüp geçireceğini çoktan bitirmiş, çoktan pazarın çıkışında dikkate şayan olmayan bir köşeye layık görülmüş, atılmış, ezilmiş olanları. Bazen satıcının dikkatinden kaçmış, çürümeye mahkûm edilmiş, bazense alıcısı bulunmamış, kimiyse daha dalından koparılmadan ıskartaya ayrılmış… Özenle yetiştirip sunduğumuz her bir şeyin- ister bu bir mandalina olsun, ister kabak, ister salatalık. İster adına sevgi diyelim, ister aşk. Dostluk olsun ya da mutluluk-bir alıcısı vardır dostlar, her biri emek ister bilirim. Bu yüzden ucuz olmasın hiç biri ama biz ucuza verelim kendi rızamızla. Zamanı geçmeden, dalında solmadan bir köşeye atılıp unutulmadan… Alan da veren de insanoğlu işte. Ne biz azıksız kalalım ne de veren aç.

24.09.2010

YARALI KUŞ
















...
İçimin kuytususun aman aman
Güllerin uykususun
Bir sevda türküsüsün, söyle viran olayım
Bırakma ellrimi aman aman
Ağlarım çocuk gibi
Dışarda kuş sesleri, sen kaybol ben bulayım
...




the photograph copyright@herdemhemdem:)

KALEM DİLE GELİRSE

Ankara denen bu şehirde
Yıllardan 2010 ve akşamlardan en güz güzeli

Yazacak çok şey var yine, yazmak külfet değil de, okuyucuya eksik vermek anlatılanı ve sonunda yanlış anlaşılmak. Ne olacak bu endişeler peki? İşte ben bunları düşünedurayım, kalemim çoktan hokkaya girmiş, çoktan işe koyulmuş bile. Şöyle buyurdu kalem ‘’beni benden sor’’. Dedim ‘’pekâlâ, sen de kimsin, anlat hele? Nerden gelip nereye gidersin? Madde misin yoksa mana mı? Kalem atıldı’’Ben kadim zamanlardan kalma basit bir isimim-kalem-,cismim de öyle, madde gibi görünsem de esmayı mana ederim, önce beni tutan elin, eli kolu olurum, sonra gönlü, dili olurum. Okuyanın sadece gözünde kaldığım da olur elbet ama benim asıl işim gönülden gönüle akmaktır mana ırmağında. Utangaç, arsız, coşkulu, durgun… Bazen geçtiğim yerlerde reyhanlar biter bazense çınarlar devrilir. Kiminin kanı çekilir serinliğimden, kimine can veririm, Bazen güneşten daha yakıcıyım bazen ayaz olup buz kestiririm. Dinginliğim kimine rahat bir uyku getirir, kimilerine kâbus. Ama bil ki sana da okuyana da hep samimiydim. Ne okuyucuya iltimas geçtim ne de senin emanetine hıyanet. Gönülden aldığımı aynen gönüle ilettim. Çünkü ben biraz da senim, elin, kolun, dilin, gönlün…’’Dedim ki ‘’minnettarım sana, şimdi sana her şeyi anlatabilirim’’.
Bu kısa konuşmadan sonra anladım ki; anlatacaklarım belki eksik, belki yarım ama yanlış değil. Ben kalemime güvendikten sonra bu yanlış anlaşılma korkusu da yersiz.Kalemime güvenim arttı belki ama değişmeyen bir şey var hala; yazacak çok şeyin oluşu. Yazmalıyım.
Ve sen ey okuyucu, sen olmadan da yazmanın bir anlamı yok, biliyorum. Ama beni gözünle değil gönlünle oku, ateşimden ayazımdan korkmadan oku. Kalemimden süzülen her kelamın içinde ateşimden kaçacak bir çınar gölgesi, ayazımı ısıtacak bir ıtır var zaten, kâbustan sonra gelen derin uyku da seni bekler en sonunda. Canımdan can, kanımdan kan istersen, gönlünle oku.
Selametle…

22.09.2010

ANKARA

Ankara’da, sonunda şu küçücük yurt odamdayım. Henüz yeni girdim sayılır odama, eşyaları bırakmak için uğradığımı saymazsak, özledin mi diye sorarsanız, bu boş ve küçük odayı özlemedim. Amma velâkin, odamın Ankara manzarasını, ankara’nın da sarı sıcak şehir ışıklarını, onlara her baktığımda aklıma gelen yarın yamalak Ankara şiirlerini. Ve yağmuru… Özlemişim… Bu koca şehir gönlümü yaparcasına ve hoş geldin mahiyetinde, yağmuruyla öptü beni. Önce alnımdan sonra iliklerimden… Sevdiğimi bilirmiş gibi. Ve ben de Ankara’ya hoş bulduk diyorum Ankara prensi, Cemal Süreya’nın gönlünden kopan birkaç satırla

'Önce öp
Sonra doğur beni.'

Pencereden ayrılıp, çalışma masama geçtiğimde, giderken panoya bıraktığım birkaç toplu iğne selamlıyor beni. anlam veremiyorum gülüyorum sadece;’’ne bu şimdi, bana umut mu aşılıyorsun yoksa çalışayım diye, yine ders notlarımı iliştireyim eskisi gibi diye bir işaret mi bu, şimdiden mi? bismillah!’’.

’hani nerde kitaplar’’ diye meraklanıyor, yalnızlığı canına tak etmiş boş rafım. Kitap dediysek ‘’seperation processes, mathematical modelling in chemical engineering’ gibi kitaplar değil. Diğerleri… Unutmadım, getirdim birkaç tane. Ama bavulumda bir ara bavulları da açmam gerekiyor.

Yatağımda kitap okumayı özlemişim. Her iki haftada değişen beyaz yatak takımlarını serildiğin de özellikle. Annemi hatırlatan o yumuşatıcı kokusunu bir de.

‘Cattle’da su ısıtıp, ders çalışmalarımı, zaman zaman sabahlamayı, bunlar yer yer geçici hevesler olsa da.

Ders dedim de aklıma geldi; neydi o rezillik. Zaten hiç sevmediğim şu odtü’deki öğrenci işlerinden bir kez daha nefret ettim, sabah onda başlaması gereken ders kayıtları saat üç buçuk da başladı. Almam gereken dört dersten ikisini alabildim. Buna da şükür, ODTÜ şartları düşünülünce. Ve Allah kerim yarın diğer ikisini de almayı umuyorum. Sözüm ona zaman en önemli bir şey ama binlerce öğrencinin saatlerini hatta günlerini çalmaları neden? Saatler boyunca elimize geçenler ise şunlar oldu;

—Bağlantı zaman aşımına uğradı
—Register.metu.edu.tr sunucusu çok geç cevap veriyor
—Sayfa yüklenirken hata oluştu
—System is full
—Please try again later.

Evet denedik saatlerce usanmadan. neyse yine de arkadaşlar olunca daha bir çekilir oluyor bu saatler bile;
Huriye: tehlikenin farkında mısınız?
Bendeniz: ayrıcalık tanı huriye

Sonra nemi yaptım? İlk önce 198 YTL yurt paramı yatırdım çarşaflarımı almak ve odama yerleşmek için, sonra mustilere gittim, cerenle bir soluklanıp, hoşça vakit geçirdikten sonra, kolilerini almaya gittik. İşte yağmurda ıslanmamız da bu vakitler oldu. Güzel bir çay hak etmiştim. Bir de hoş sohbet. Odama döndüm ve bloğu yazdım şimdi dinlenme vakti bavulları yerleştirmeden ve odayı toplamadan önce. 
Hadi bakalım.

the photographer:herdemhemdem
the photograph: odtü-2. yurt önü

21.09.2010

Ve Günlerden Veda



Gecenin bir vakti… Odamdayım. Yalnızım. Güzel bir müzik ve bir fincan kahve… Evde geçirdiğim son gün. Ayrılık makamında çalarken müzik, ben de kadim anılarımın nöbetindeyim. Daha yazın nasıl geçtiğini anlamadan, şu kısa boylu hayatımın endazesini ölçmeye kalktım. Okkasıyla kıyasladım sonra. Ağır çekti. Boyuna nispeten ağırdı bildiklerim, öğrendiklerim, yaşadıklarım. Ve çoğunu ailemden öğrendiğim tüm bu şeyleri bu ihtiyar ev bir kez daha fısıldadı bu gece. Özlem yaklaşıyordu ne de olsa. Ayak seslerinin yankısıydı kulağımı tırmalayan. İşte sonunda güzelim şarkının da aklını çeldi bu tırmalayan ses. Dinledikçe içlendim. Ben içlendikçe, içim bana dar geldi. Kahve de boğazda takılı şimdi.
Ve bugün günlerden veda ama elbet su gibi gittiğim gibi su gibi dönmesini de bilirim.

Yeni bir ülke bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir. 
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. 
Aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. 
Başka bir şey umma-
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.



8.10 Vapuru / Cemal Süreya

 

Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Sesinde ne var biliyor musun

Uykusuz Türkçe var
İşinden memnun değilsin
Bu kenti sevmiyorsun
Bir adam gazetesini katlar

Sesinde ne var biliyor musun

Eski öpüşler var
Banyonun buzlu camı
Birkaç gün görünmedin
Okul şarkıları var

Sesinde ne var biliyor musun

Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.

Sesinde ne var biliyor musun

Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar

Sesinde ne var biliyor musun

Söyleyemediğin sözcükler var.