OTOBİYOGRAFİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OTOBİYOGRAFİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22.11.2011
Tasvire Şayan Çocukluğum IX: Çiş Kokulu Eldivenler
Çocukken çişim her geldiğinde parmaksız eldivenlerimi çıkartmaya
üşenirdim. Bu yüzden her seferinde ıslatırdım eldivenlerimi. Çiş kokardılar
illaki. Bu kadar...
9.11.2011
Tasvire Şayan Çocukluğum VIII: Bir Kütüphanenin Kuruluş Öyküsü.
‘’Neden C’ler K, W’ler de V diye okunuyor ki’’ diye sordum.
‘’Öyle işte,kural bu’’ dedi aile tanıdığımız.
Küçüktüm daha. Aldığım ilk hediyelerden birisiydi Charles Dickens’ın
Oliwer Twist’i. Ciltli ve eski bir kitap. Sayfalarından birkaçı eksikti.
‘’Zaten romanın gidişatından anlayacaksın eksik kısımlarda
neler olup bittiğini’’ dedi.
‘’heee’’ dedim sadece. Sevmemiştim bu durumu.
Ben de ikinci kitapla ilgilenmeye başladım. Bir öykü kitabı;
Ömer Seyfettin’in Falaka’sı. Kapağının üstünde kabasakallı şişman bir adam, elinde sopa gibi birşey, epeyce de
sinirli. Neden kızdığını merak ettim.
‘’Sonra okurum ben bunu’’ dedim ve üçüncü ve son kitaba
geçtim; Keloğlan ve Ali Cengiz oyunları. Kitap tahmin edersiniz ki bir masal kitabıdır. İçinde benim yaşımdaki her çocuğun ilgisini çekebilecek resimler vardı. Daha o
gün okudum. Zaten incecik bir kitaptı.
İlk aldığım hediyeler bunlardı ve sahibi olduğum ilk
kitaplar. O günden sonra merak saldım kitaplara. Kalınca kitapları okumaya
gözüm almasa da o küçücük köy okulunun kitaplığını tek tek elden geçirdim. Öğretmenimizin düzenli olarak yaptığı hızlı
okuma yarışmasında birinci olmaya başlamıştım bile. Benim
kadar alakalı biri de yoktu zaten. Her dönemin başında sınıf
başkanlığına aday gösterilsem de, kitaplık koluna seçilmek isterdim. O küçücük
kitaplığın anahtarını elimde tutmak isterdim nedense. Ulvi bir görevmiş gibi.
Sonunda kendi kitaplığımı oluşturmaya karar verdim. Bir gün
eve gelip çekyatın bir bölmesini tamamen boşaltıp kitaplarımı dizdim. Elimde sadece
bahsettiğim üç kitap vardı gerçi. Bunların yanına ‘ünite’ dediğimiz haftalık
dergilerimi, ders kitaplarımı ve defterlerimi koydum. Bir de amcamın oğlundan okumak
üzere ödünç aldığım çizgi romanlar vardı; Çelik Bilek, Zagor ve illaki Redkit. Doğal
olarak o yaşlarda hala resimli şeylere ilgi duyardım. Bu kadar küçüktü işte
kütüphanem. Zamanla benimle büyüdü. Ama o üç kitap hala yoktur elimde. Ne oldular,nereye
gittiler hiç bilemiyorum.
İşte bu da bir kütüphanenin kuruluş öyküsü.
24.10.2011
Tasvire Şayan Çocukluğum VII: Halam
Çocuklar herkesi sevemez bilirsiniz. İstenmeyen tek bir
hareket, tek bir söz çocukların nefretini en azından uzaklığını kazanmak için yeter
de artar bile. Kendi çocukluğumdan biliyorum. Ben de sevememdim bilumum
akrabalarımı. Gürbüz bir çocuk olduğumdan olacak beni her gördüğünde güreş
tutmaya çalışan amcamdan o vakitler kaçar oldum. Beni tek bir sefer bile şaşırtmadı
bu isteğinden ötürü. Zamanla kaçar oldum kendisinden. Lakin kaçtığınız insan sizin
öz be öz amcanızsa pek mümkün değil uzak kalmak. Amcamla son kez güreşmek
zorunda kaldığım gün sabrımın taştığı gündü. Yakalanmıştım. Üstelikte diğer
amcam da katıldı eğlenceye. Tüm o kızarıp köpürmelerime alınganlıklarıma
utangaçlıklarıma kayıtsız kaldığı içinse hep küskün kaldım babama. Neyse o gün
sabrım son raddesindeydi. Madem kaçamıyordum birşeyler yapmalıydım. Bazen
uçurumdan atlamaktansa birilerini itmeyi düşünmeli insan. Öyle yaptım. Amcamı bir
uçurumdan atarcasına gerindim, tüm gücümü kollarımda topladım ve hamlemi
yaptım. Devirdim amcamı. Eğer arkasında bir uçurum olsaydı çoktan yuvarlanmıştı
aşağı. Büyük bir haz almıştım. O vakte kadar kızaran ensemin ağrıyan
kemiklerimin acısını dindirmiştim tek seferde. Acıyan oydu bu sefer. O günden
sonra hep güreşelim diye bekledim ama yanaşmadı amcam. Biryerlerinin yaralanmasından
korktu sanırım. Yada kızdığımı idrak etti sonunda.
Sadece amcam olsaydı bu kadar zor bir çocukluk geçirmezdim. Eğer kilolu bir çocuksanız bir de sevimliyseniz aile toplantılarında tek konuşulan konu bu olur. Bir oturuşta ne kadar yediğinizden, kilo vermeniz gerektiğinizden, poponuzun büyüklüğünden, bir o yana bir bu yana nasıl sallandığından bahsedilir. Siz de sabırla dinlersiniz. Onlar büyüktür çünkü. Onlar amcanız, yengeniz, teyzeniz, ve onların çocuklarıdır. Kaç kere sofradan ağlayarak kalktığımı, boğazıma düğümlenen lokmaları sayamadım. Tüm bunlar aşağılayıcı değilmiş gibi çeşitli lakaplar da bulunur bazen; dana, bok çuvalı, sakızköy boğası vesaire vesaire.
Yine de sevdiğim akrablarım vardı.Biri halamdı. Artık aramızda değil. Hiç olmadı zaten.Hep ötelendi. Halamla benim en büyük ortak yanımız buydu belki. Kendi çocuğu tarafından dili kesilmeye yeltenilmiş, kız çocukları zaten evlenip evinden uzaklaşmış ve ayyaş kocası tarafından para bulmaya zorlanılmış halam ve az önce dilim döndüğünce anlattığım ben için en sevdiğimiz insanlardık belkide bu koskoca sülalede. Halam beni niye severdi bilmiyorum. Sevimli sarışın bir çocuktum ondandır belki. Ya da onu sevdiğimi bilmesindendir. Bense halamı beni olduğu gibi sevmesinden ötürü severdim. Hiç unutmam bir gün evimize geldiğinde sevincimden sofradan kalkmıştım. Ne tuhaf. Gücenmeden ağlamadan hem de. Sevincimden öyle hızlı atlamışım ki kucağına o yaşlı vucudunu deviriverdim. Ben ne kadar üzülsem de bu durum karşısında o seviniyordu, gülüyordu hatta uzandığı yerden. Sevildiğini biliyordu kanımca. Halacım benim. Yine olsa yine hiç yakınmazdın eminim.
Halamın alçak kerpiçten evi hep masalsı gelirdi bana. Her fırsatta buraya koşardım. Ömrünü hayvanları otlakmakla,hayvanların pislikleri temizlemekle geçirdiğinden ve evinin temizliğine pek vakit ayıramadığından kimse kapısını çalmazdı. Pis bulurlardı halamı. Bunu çocukken idrak etmiş değildim. Ölümünden seneler sonra anneme bundan dert yandığını yine annemden öğrendim. Annem de bizim sülalenin kibirli büyükleri tarafından ötelendiğinden olacak, halamla annem de birbirlerini gayet iyi anlarlardı. Zaten tüm sülaleye kırılmış halam bir tek bize gelirdi. Bacağında şalvarı, üstünde eski, solmuş hırkası ve illaki hırkasının cebinde benim için getirdiği birşeylerle. Genelde meyve olurdu. Benim gibi kilosundan çokça çekmiş, lokmaları sayılmış bir çocuk için ne güzel bir hediyedir tahmin edersiniz umarım.
Halam hep yalnızdı. Ve ölümü de yalnız oldu. Birgün o iki odalı kerpiç evinden çıktı ve gelmedi. Ölümünü eve kendi başına dönen eşeği bildirdi bizlere. O vakte kadar hep beraber dönmüşlerdi sayadan ama bu kez yalnız dönmüştü. Ve halam evine getirildiğinde yine eşek vardı kapısı olmayan bahçenin girişinde. Durmadan anırdığını hatırlıyorum. Tüm ağlayan çocuklarına kibirli akrabalarına ‘’susun,ne yüzle ağlıyorsunuz dercesine’’. Yine de insanlar ağlamaya devam ediyordu. Ben o anda ne yaptığımı pek hatırlamıyorum. Ölümün soğukluğuyla ilk defa tanışmıştım. Normalde orada olmama izin vermezlerdi ama halamı nasıl sevdiğimden söz dinlemeyeceğimi de biliyorlardı sanırım. İnsanları izliyordum. Kolonyalı su içmeye çalıştırılan kızını ve halamın naaşını yıkamak için ısıtılan suları kazanları, kızının ölümüne şahit olan babaannemin ağlayışını izliyordum. Ben ağlamadım. Ölümün ne olduğunu pek anlayamıyor insan ilk kez tanışınca.
Şimdi halamın çektiği acıları düşününce halamın yaşamış olmasını istemek bencillik olur diye düşünüyorum. Ama yaşasıydı eğer elimden geleni yapardım cebinden çıkarıp verdiği meyveler ve gönlünden çıkarıp verdiği sevgisi için.
16.07.2011
Tasvire Şayan Çocukluğum VI: Ne Olmak İsterdim
Belki de mimar olmalıydım, sizler, yani artık benim kimya mühendisi olduğumu bilenler ‘artık çok geç diyeceksiniz’ ama önemli değil, azıcık geriye dönmemin kimseye zararı yok, hem birazcık tasvire şayan çocukluğumdan bahsedersem bu belki’ li cümlelerime siz de hak verirsiniz. Şöyle ki, köyde geçirdiğim çocukluğumda çok oyuncağım olduğunu söyleyemem. Oyuncaksız ve oyunsuz da olmaz, el mahkûm kendi oyuncağımı kendim yapmaya başladım. Neyle ve nasıl başladım bilemiyorum net. Ama ilk aklıma gelenler çocukluğum boyunca babaannemin ilaçlarından yaptığım arabalar olur. Kullandığı ilaçları kutularından belleyen babaannem zamanında benden çok muzdarip olmuştur muhtemelen. Benim için bu ilaçların arasında en kıymetlisi ise ‘talcid’di. Göreceli olarak daha büyüktü diğerlerinden çünkü. Bir yapıştırıcı gerekirdi tekerlekleri için. Onu da Kamber aga’nın bakkalından temin ederdik. Kamber aga mahallemizin kadim bakkalıydı. Çok şey satmazdı bakkalında ama bilirmiş gibi ‘uhu’ bulundururdu her ihtimale karşı. Bu yapıştırıcıları elime geçen kutulardan ev maketleri yaparken de kullanırdım zaman zaman. Ve o evlerde bir çatı katı ve büyükçe balkonlar kondurmayı ihmal etmezdim hiçbir zaman. Bazen de veranda. Biraz daha geriye gidersek, kendime bir masa bulup etrafını battaniyeyle kapatıp kapalı bir oyun alanı inşa ettiğimi hatırlarım. Kendi yarattığım bu alanda- ya da evcik diyelim çocuk dilinde- saatlerce oturup yine kendi yaptığım oyuncaklarla oynardım. Bu şekilde köyün çeşitli yerlerinde oluşturduğum başka başka yaşama alanları da mevcuttu tabiî ki. Bahçedeki dut ağacının tepesine abimle yaptığımız ağaç ev en güzel örneklerden biri bence. İki oda bir tuvalet… Her bir oda yaklaşık yarım metrekare genişliğinde tahta zemin üstüneydi. Tuvalet ise sokağa uzanan bir hortumdan ibaretti. Yaz olup da tarlaya gittiğimiz günlerde ise gündöndü demetlerini birbirine dayayarak oluşturduğum Kızılay çadırıvari çadırlar dikerdik güneşten korunmak için. Yetmezdi evin bahçesine tuğlaları üst üste dizerek oluşturduğum dört duvarın üstüne bir de çuvallardan çatı yapardım. Bunları bana yaptıran neydi bilmiyorum ama kimya mühendisliği olmama sebep olan şeyler olmadığı kesin. Yine de barakaların, yapıların binaların geleceğimi olmasa da geçmişimi süslediği kesin.
30.01.2011
Tasvire Şayan Çocukluğum V: Metin Abi…
Gönlünden daha temiz o beyaz sayfaya,
''Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum, sevgili kardeşim burhan…''
Diyerek başlamıştın yazacaklarına. Yazacağın çok şey vardı daha. Eksik kaldı. Sen şu kısa boylu ömründe nasıl bir yaşamak umdun, umduklarını hayatına sığdırabildin mi bilmiyoruz. Bu bilinmezlik senin gibi bir adamın erken ölümüyle birleşince, ölüm ne kadar da zor geliyor insana. Sevildin mi yeterince sevdin mi, düşündüklerin, yazdıkların nerde şimdi? Hiç birini bilmiyoruz. Gömdük mü tüm soruları bir duayla? İnsanın aklına sığmıyor. Hele ki sen yaşarken hala, sevdiklerin, ailen, akrabaların arasında temizliğinle, kılık kıyafetindeki özenle, kadirşinaslığınla, yakışıklılığınla, naifliğinle, saygınla, terbiyenle, yaptığın yemeklerle ve bende ise bu yazdıklarınla. Senden bir tane daha yoktu bu sülalede
Toprağın bol olsun Metin Abi…
Toprağın bol olsun Metin Abi…
21.01.2011
Tasvire Şayan Çocukluğum IV: İnsan Yaşadığı Yere Benzer
Zamanın evvelinde ediplerden bir edip şöyle demiş:
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Bir dönüşün arifesinde ben de diyorum ki: Rumeli’yim ben. Toprağıyım, suyuyum. Toprağında biten ayçiçeği, suyunda yüzen balığıyım. Ve şimdi köklerimin hala toprağında saklı olduğu Rumeli’ye, su gibi geri dönüyorum. Bir gün seni de alıp götüreceğim, elinden tutup. Nereye gittiğimizi söylemeyeceğim, anlayacaksın heyecanımdan, yüzümdeki çocuksu sevinçten. Sana Rumeli’yi doğduğum köyü anlatacağım, yani beni. Diyeceğim ki:
Ben işte bu köyde doğdum, sakızköy. Adına sakız diyorlar, ben ciklet diyorum. İşte bu yaşadığım ev, gökyüzü çivit mavisine dönerken annemin beni çağıran sesi ve ‘’hayat’’ında yemek yediğimiz ev. İşte bu o dut ağacı, tepesine iki odadan ve tuvaletten oluşan bir ev yaptığımız dut ağacı. Altında nice sevgililer buluşurdu. İşte bu da o sevgilileri izlediğim ahırın çatısı. Güneşin tüm sıcağını çeken, ayaklarımı yakan yine de üzerinde hafiyelikten zevk aldığım o çatı… İşte! Ahırın önündeki yalak; benim serinlemek için içine girdiğim ama yosunlaşan tabanına bastığım gibi toptan baştan aşağı suya gömüldüğüm yalak-annem görse ne yapardı bilemiyorum-. İşte bu da annem den kaçıp elbiselerimi değiştirdiğim kömürlüğümüz. Aynı zamanda bir köşesinde tavşan beslediğim o kömürlük. Sonraları öğrendim dişi tavşan beslemek uğursuzluk getirirmiş. Uğursuzluğu bilmem ama gelincikleri çekerdi. Gelincik nedir bilmezsin belki, karnı doymadıkça ve tatmin olmadıkça bir eve dadanır tavuk, tavşan ne varsa götürür. Tavuk demişken, işte bu da kümesimiz, hemen ahırım önünde… Yeni yeni anlıyorum tavukların niye buraya yumurtlamadıklarını. Son derece pisti ve tavuklar için rahatsız. Benden başka da kimse girmezdi oraya. İşte bu yüzden çocukluğumun çoğunu üç numaraya vurulmuş kafayla geçirdim. Tavuklar da haklı . Ve akıllılardı da ben bir türlü akıllanmadım. İşte bu erik ağacı, yabani erik; babaannemin bizi türlü bahanelerle kandırıp toplattığı erik ağacı… Marmelâdını içerdik kış olduğunda. Her yaz sonunda bir kışlık erzak telaşı kaplardı annemi ve babaannemi. Sadece marmelât olsa iyi; erişte, kuskus, reçel, çeşit çeşit turşu ve konserve. Zaman zaman da sütün fazlasıyla ya tereyağı döverdik ya da peynir yapardık… Şimdilerde bile sadece benim değil kardeşlerimin de dilinden düşmeyen o peynir… Bir de babaannem ekmek attığında fırına değme keyfimize…
Yaz ayları evde böyle geçerdi işte… Dışarıda ise başka güzel… Dışarıda demişken seni bakkal kamber ağanın dükkânına götüreceğim. Diyeceğim ki; işte burası da rahmetli kamber ağanın dükkânıııı. Bize en yakın dükkândı ama içinde çok da bir şey yoktu maalesef. Kamber ağa, rahmetli, diğer açılan bakkalların hızına bir türlü yetişemedi. Toptancılar çok uğramazdı zaten. O her hafta şehre gidip kendi alacağını alır, köye gelirdi. Sırtında bir çuvalla bizim evin önünden geçer bakkala dönerdi. Yine de oraya giderdik genellikle, hemen yanından akıp duran derenin ve bakkalın önünü kaplayan ağaçların bunda payı büyüktü. Serin olurdu hep dükkânın önü. Akranlarımla orda buluşurduk hep. Piknik yapardık o derenin yanında. Basit mütevazı piknikler… Domates salata ve o peynirler… Akranlarımla değilsem abimle balığa giderdim. Seni o dereye de götüreceğim, işte bu da ilk balığımı tuttuğum dere diyeceğim. Sonra sana o balığın renginin ne kadar güzel olduğundan ve büyüklüğünden, onu tutana kadar kaç kurbağa ve kaplumbağa tuttuğumdan bahsedeceğim… Belki balık tutmayı da öğretirim… Oltanın hangi ağaçtan daha iyi yapılacağından, sapanın nasıl ve hangi ağaçtan daha iyi yapılacağından bahsedeceğim. Bir leyleği bir sapanla vurmayacağımı nasıl tecrübe ettiğimden, kabaktan nasıl araba ve halloween yaptığımızdan-bunun halloween olduğunu sonradan öğrenecektim-geceleri düğünlerden dönmekte olan kadınları nasıl korkuttuğumuzdan bahsedeceğim, anneme ve gelen misafirlerin oturması için nasıl iskemle yaptığımı, inekleri nasıl tımarladığımı, ilk başlarda altlarını temizlerkenki tedirginliğimi, bir inekten nasıl süt sağılacağını, bir tavuğun nasıl gorka yattığını ve civcivin yumurtadan çıkışını anlatacağım… İşte diyeceğim… İşte ben, işte Rumeli…
Ben işte bu köyde doğdum, sakızköy. Adına sakız diyorlar, ben ciklet diyorum. İşte bu yaşadığım ev, gökyüzü çivit mavisine dönerken annemin beni çağıran sesi ve ‘’hayat’’ında yemek yediğimiz ev. İşte bu o dut ağacı, tepesine iki odadan ve tuvaletten oluşan bir ev yaptığımız dut ağacı. Altında nice sevgililer buluşurdu. İşte bu da o sevgilileri izlediğim ahırın çatısı. Güneşin tüm sıcağını çeken, ayaklarımı yakan yine de üzerinde hafiyelikten zevk aldığım o çatı… İşte! Ahırın önündeki yalak; benim serinlemek için içine girdiğim ama yosunlaşan tabanına bastığım gibi toptan baştan aşağı suya gömüldüğüm yalak-annem görse ne yapardı bilemiyorum-. İşte bu da annem den kaçıp elbiselerimi değiştirdiğim kömürlüğümüz. Aynı zamanda bir köşesinde tavşan beslediğim o kömürlük. Sonraları öğrendim dişi tavşan beslemek uğursuzluk getirirmiş. Uğursuzluğu bilmem ama gelincikleri çekerdi. Gelincik nedir bilmezsin belki, karnı doymadıkça ve tatmin olmadıkça bir eve dadanır tavuk, tavşan ne varsa götürür. Tavuk demişken, işte bu da kümesimiz, hemen ahırım önünde… Yeni yeni anlıyorum tavukların niye buraya yumurtlamadıklarını. Son derece pisti ve tavuklar için rahatsız. Benden başka da kimse girmezdi oraya. İşte bu yüzden çocukluğumun çoğunu üç numaraya vurulmuş kafayla geçirdim. Tavuklar da haklı . Ve akıllılardı da ben bir türlü akıllanmadım. İşte bu erik ağacı, yabani erik; babaannemin bizi türlü bahanelerle kandırıp toplattığı erik ağacı… Marmelâdını içerdik kış olduğunda. Her yaz sonunda bir kışlık erzak telaşı kaplardı annemi ve babaannemi. Sadece marmelât olsa iyi; erişte, kuskus, reçel, çeşit çeşit turşu ve konserve. Zaman zaman da sütün fazlasıyla ya tereyağı döverdik ya da peynir yapardık… Şimdilerde bile sadece benim değil kardeşlerimin de dilinden düşmeyen o peynir… Bir de babaannem ekmek attığında fırına değme keyfimize…
Yaz ayları evde böyle geçerdi işte… Dışarıda ise başka güzel… Dışarıda demişken seni bakkal kamber ağanın dükkânına götüreceğim. Diyeceğim ki; işte burası da rahmetli kamber ağanın dükkânıııı. Bize en yakın dükkândı ama içinde çok da bir şey yoktu maalesef. Kamber ağa, rahmetli, diğer açılan bakkalların hızına bir türlü yetişemedi. Toptancılar çok uğramazdı zaten. O her hafta şehre gidip kendi alacağını alır, köye gelirdi. Sırtında bir çuvalla bizim evin önünden geçer bakkala dönerdi. Yine de oraya giderdik genellikle, hemen yanından akıp duran derenin ve bakkalın önünü kaplayan ağaçların bunda payı büyüktü. Serin olurdu hep dükkânın önü. Akranlarımla orda buluşurduk hep. Piknik yapardık o derenin yanında. Basit mütevazı piknikler… Domates salata ve o peynirler… Akranlarımla değilsem abimle balığa giderdim. Seni o dereye de götüreceğim, işte bu da ilk balığımı tuttuğum dere diyeceğim. Sonra sana o balığın renginin ne kadar güzel olduğundan ve büyüklüğünden, onu tutana kadar kaç kurbağa ve kaplumbağa tuttuğumdan bahsedeceğim… Belki balık tutmayı da öğretirim… Oltanın hangi ağaçtan daha iyi yapılacağından, sapanın nasıl ve hangi ağaçtan daha iyi yapılacağından bahsedeceğim. Bir leyleği bir sapanla vurmayacağımı nasıl tecrübe ettiğimden, kabaktan nasıl araba ve halloween yaptığımızdan-bunun halloween olduğunu sonradan öğrenecektim-geceleri düğünlerden dönmekte olan kadınları nasıl korkuttuğumuzdan bahsedeceğim, anneme ve gelen misafirlerin oturması için nasıl iskemle yaptığımı, inekleri nasıl tımarladığımı, ilk başlarda altlarını temizlerkenki tedirginliğimi, bir inekten nasıl süt sağılacağını, bir tavuğun nasıl gorka yattığını ve civcivin yumurtadan çıkışını anlatacağım… İşte diyeceğim… İşte ben, işte Rumeli…
18.09.2010
Tasvire Şayan Çocukluğum III: Tarla Kuşu
Bir çocuk tanırdım çok eskiden. Gün doğduktan hemen sonra bir tarla kuşunun rebap makamında sesiyle uyanırdı. Önce yaratıp sonra geceleri gömdüğü hayallerini topraktan çıkarma vaktiydi şimdi. Kalkıp elini yüzünü yıkar, üstünü başını giyinir, terliklerini ayağına geçirir, boyuna göre olan çapasını omzuna vurup tarlanın yolunu tutardı. Yolun yarısına geldiğinde sabahki tarla kuşu karşılardı bizimkini. Çocuk güneşten korunmak için kısarak gözlerini ve başını kuştan yöne çevirip:
-cik cik
-cik cik
Selamlaşma faslı bittikten sonra, yolun kalan kısmını da beraber yürürlerdi. Hoplaya zıplaya, terlikleri ayağından çıka çıka, ayaklarına taş bata bata… Çocuk kuş gibi uçardı havalarda, kuşsa çocuk olurdu. Şu tepeyi aştıktan sonra, bir çeşme görünürdü. Oraya vardıklarında tarlaya yaklaşmış demekti. Ama önce biraz çeşmenin serin suyundan bir avuç alır, susuzluğunu şımartırdı. Bu esnada kuş da çeşmenin taşına konmuş, başını suya sokup sokup serinleme derdinde. Uzun yolun yorgunluğunu bir nebze attıktan sonra, yolun kısa olan kısmını tamamlamak üzere yine yola koyulurlardı. Yolun kenarındaki yılan deliklerinden biraz ürkerek, bacaklarını dikenlerden koruyarak, tavşan gördüklerinde kendilerini şanslı sayarak, gelinciklerin kırmızılığına şaşırarak yola devam ederlerdi. Dereyi, daha doğrusu dereyi görünmez kılan etrafındaki ağaçları gördükten sonra artık yaklaştıklarını anlarlardı. Tarla nehrin diğer yakasındaydı. Köprüden geçmek zorundaydılar. Köprü cennet kapılarının açıldığı yerdi onun için ve hayallerini gün ışığına çıkaracağı yer az ötedeydi. Ama öncesinde köprünün kenarına oturup balıkları izlememek olmazdı. Zaten yol boyu peşlerini bırakmayan amansız güneş bir tek burada mola verirdi. Azıcık balıklarla da gönlünü şımarttıktan sonra tekrar yola koyulurdu. Buradan sonra daha farklıydı her şey. Gündöndüler daha sarı, gelincikler daha kırmızı. Gölgesi daha cömert, güneşi daha insaflıydı burasının… Boyunca gündöndülerin arasından kendi tarlasını bulurdu. Tarlaya vardığında, işe koyulmadan önce dinlenirdi toprak ananın dizine uzanıp. Uyuduğu da olurdu zaman zaman. İşte hayalleri gün ışığındaydı şimdi. İstediğini düşünebilir, kurabilirdi. Her şey serbestti artık. Gelinciklerle, gündöndülerle, morlu mavili kır çiçekleriyle konuştu. Böceklerle kovalamaca oynadı. Gluver oluverdi birden. Sonra konuştu onlarla.,kendinden bahsetti onlara,şimdiye kadar masallarda duyduğu kahramanlara aynı masalları anlattı. ‘‘Siz böyle misiniz gerçekten? , böyle mi yer böyle mi konuşursunuz? , yerde misiniz? , gökte misiniz? ’’ der ve eklerdi ‘‘ Peki siz beni hiç bilir misiniz? ’’.rüyasından gerçek dünyadan bir sesle uyandı: ‘’ hadi oğlum, akşam olacak bak şimdi ‘’. Toprak ananın dizinden kalkıp annesinin dizinin dibine giderdi gönülsüzce. Çıkınını açar, içinden bir avuç arpacık soğanını çıkarıp annesinin açtığı çukurlara sokuverirdi birer ikişer. Ektiği soğan değil umuduydu. O küçücük umut günü geldiğinde büyüyecek kocaman olacaktı. Zamanla yeşerecek, tohum verecekti… Öyle de olurdu…
İşte ben böyle bir çocuk tanırdım, okuyucu. Hayallerini topraktan çıkaran, umutlarını yeşermesi için yine aynı toprağa veren bir çocuk…
9.09.2010
Tasvire Şayan Çocukluğum II:Bayram
Saat:00:19
Tarih:9 eylül 2010
An itibariyle ramazan bayramına girmiş bulunmaktayız. Aslında yaklaşık 6 saat sonra bayram namazını eda etmek için caminin yolunu tutacağım. Bu yüzden şu vakitlerde yatmam gerekir. Fakat uykudan eser yok. Ben de yazayım dedim. Ortalık sessiz sakin… Cırcır böceklerinin sesini duyabiliyorum sadece. Dışarıda serin bir hava… Tolstoy olsa bir klasik çıkarırdı bu ortamda ama ben sizlere günün anlam ve önemine yaraşır bir konudan bahsetmek istiyorum; bayramlar. Ama benim bayramlarım.
Bayram bilincine ne zaman vardım bilemiyorum ama ne sayesinde vardığımı çok iyi biliyorum; yeni alınmış kıyafetler. Bende bu bilinci oluşturan ilk unsur budur. Hala da öyle. Keza bugün ben uyurken annemin fıtı fıtı alışverişe gidip üstüme başıma bir şeyler almasıyla bayramın gelip çattığını idrak ettim. 24 yaşında olmama rağmen annemin benim için alışveriş yapmasını yadırgayanlar varsa söyleyeyim, artık bayram alışverişlerine gitmiyorum. Çünkü NERDE O ESKİ BAYRAMLAR. Çocukken yeni kıyafetler edinmek ya özel günlere denk gelirdi ya da bayramlara. Şimdiyse bayramı beklemiyoruz yeni kıyafetler almak için. İşte bu benim için nerde o eski bayramlar dedirtecek bir sebeptir. Kısacası dostlar, bugün uyandığımda yeni kıyafetlerle karşılaşmak, onları annemin babamın karşısında denemek (çünkü ‘’olmuş mu bakalım’’dır o.) beni o eski bayramlara götürdü. Ve madem eski bayramlara geldik kılık kıyafetten sonra benim aklımda kalan ilk konu olan bayram tatlılarına değinmeden olmaz. Bizim ailede bayram tatlısı niyetine baklava yapılırdı. Bu husus bizzat anneme ve rahmetli babaanneme aitti. Ramazanın son haftası bayram temizliğinden önce bütün bir gün boyunca tatlı yapılırdı. Çünkü biz baklavayı 4 tepsi yapardık hazır yapmışken. 3’ü cevizli diğeriyse her ihtimale karşı yapılan susamlı olan tepsidir. Her yufka ince ince açılır, tepsiye yayılır, araları doldurulur, yeterince kalın olduktan sonra bir güzel dilimlenir baklava deseniyle ve fırına atılır. Bayramdan önceki gece de ıslanırdı şerbet ve limonla. ve yine aile jürisinin önüne konulur (çünkü o yine’’olmuş mu bakalım’’dır).denenirdi.bayramın geldiğini bir kez daha idrak ettikten sonra bayram için edilmiş dualarla yatağımıza yatardık
Uyandığımızda bayram gelmiş olurdu. Babamın bizi bayram namazına çağıran sesiyle uyanırdık. Çocukken çok nazlanırdım bu vakitlerde kalkmaya. Ama kalkar olduk zamanla da. Namaz dönüşü annem çoktan temizliğin son rötuşlarını yapmış ve kahvaltıyı hazırlamış olurdu. Bu kahvaltıları severdim. Envai çeşit şeyle bezenmiş olurdu çünkü. İştahlı bir çocuktum o zamanlar da.
Bir diğer husus her çocuğun günler öncesinden hayalini kurduğu ve elde etmek için bin bir şebeklik yaptığı bayram harçlıklarıdır tabi. Ben de öyleydim. Ama farklı bir alışkanlığım vardı topladığım tüm parayı mevcut en küçük kâğıt paraya çevirirdim. Maksat elimdeki paranın daha kalın gözükmesi. Dolayısıyla ben de kardeşlerimden daha çok para toplamış gözükürdüm. Bir de onları havaya atıp ortalığa saçıp yine toplayıp yine saçardım. Bayram harçlığı böyle bir şeydi. Sonunda harcayamazdım bu paraları ama yeni oyuncaklara ve bakkala gelen yeni çikolatalara yenik düşerdim hep.
Bayram böyle geçerdi işte, gelen misafirlerden çok harçlık verip vermeme potansiyelleriyle ilgilenirdik. Yolunu dört gözle beklediklerimiz de olurdu eliniz öpmeye bile nazlandıklarımız da. Zamane çocukları da farklı olmasa gerek bu konuda. Ama ister harçlık versin ister vermesin evimize çok misafir gelirdi. Ailenin en büyüğü babaannemin bizimle yaşadığını ve sayamadığımız kadar torunu olduğunu düşünürseniz bu çok normal. Kaldı ki babaannem torununun torununu görmüş bir insandır. Ve ben de en küçük torun. Memnun oldum efendim, hoş geldiniz ve bayramınız kutlu olsun, öpeyim amca...
2.09.2010
Tasvire Şayan Çocukluğum I: Evim Evim Güzel Evim
Yumurta toplama işini ben üstlenirdim genelde; zevkliydi çünkü oyuna dönüştürmüştük bir nevi, kolay değildi tavukların nereye yumurta yapacağını kestirmek. Kümesimiz de vardı ama pisliğinden olacak tavuklar samanlığı tercih ediyorlardı. En az yumurta kadar diğerlerinin de bir anısı var elbet. Fırın evinde yapılan peynirler. Ne heyecanlı olurdu onları sıkmaya bırakmak, kalıba sokmak sonrada beklemek. Her peynir yapıldığında da annem bir güzel yoğurup sıcak ekmek yapardı. Beş tepsi yapılırdı her defasında. Fırını harlamak babaannemin göreviydi. Sacayaklarını ayarlamak ve gündöndü sapı getirmekse benim. Ve fırına sürerdik beş ekmeği. Belki çok iyi ifade edememişimdir ama bu ekmek günleri çok önemliydi bizim için. Ekmeğin en tazesi o gün olurdu. Bilenler bilir köy ekmeği çabuk bayatlar. Her gün de yapılamayacağı için bayatlardı tabi o beş tava ekmek. Gün be gün bizde iştahsızlık baş gösterirdi. Ekmeklerin bittiği son günse hiç ekmek yemezdik nerdeyse. Sonraki gün ekmek yapılınca kıtlıktan çıkmışçasına saldırırdık fırından yeni çıkmış dumanı üstünde ekmeklere. Ekmeğin üstünde eriyen tereyağını da nasıl unutulur. Arada salçada eşlik ederdi tereyağına. Tam bir şenlik havası. Tereyağına gelince, bazen süt fazlası olunca sütçüye götürmezdik ve ayran yapardık o kadar da ayran içilmez tabi. Napalım derken yayık ve tokmak çıkardı ortaya. Nedendir bilmem hep elime tutuştururdu babaannem tokmağı,’’al bakalım kuvvetli kuvvetli döv ayranı’’. Kuvvet sözcüğü gaza gelmeme yetip de artarmış belli ki. Yağ alınırdı üstünden ve ayrılırdı yağsız kalmış ayrandan. Düşününce insanın emek verdiği şeyi yerken aldığı zevk ve mutluluk hiçbir yerde yok gibi.
Şimdi tekrar babaannemin evine gidelim. Kahvaltının dışında öğlen yemeklerini de burada odanın orta yerine kurduğumuz yer sofrasında yerdik. Okuldan eve geldiğimde sofra zaten kurulmuş olurdu. Tam tekmil kurulmuş oluncaya kadar da önlüğümün altından göbeğimi çıkartıp kendimi yüzükoyun divana atardım. Komik, saçma belki ama göbeğimde duyduğum o serinlik duygusu başkaydı. Öğle yemeğinde genellikle babaannemin en iyi yaptığı ikinci yemek; yeşil mercimek konulurdu önümüze. Bıkmak üzereyken annem yetişirdi imdada. Annemin tarlaya gitmeyip evde kaldığı günler şanslı hissederdik kendimizi. Oda da eski ve küçük bir soba vardı bir de. abimin banyo yaptıktan sonra kurulanayım diye yaklaşıp göbeğini yaktığı soba. Bu sobanın yakmak ve ısıtmaktan başka bir fonksiyonu daha vardı ki oda tabiî ki kızarmış ekmekler. Bu kızarmış ekmekler de genelde hafta sonları ya da okula gitmediğimiz zamanlar yapılırdı. Kar yağıp da tatil olunca mesela. Kızarmış ekmeklerle başlanan güne dersin olmayışı, diz boyuna gelen kar ve içine saman doldurup yaptığımız kaydıraklar da sırasıyla eklenince bizden mutlusu olmazdı. Bu odayı biraz daha tasvir etmek istiyorum. Karşılıklı iki duvarda uzanan raflar üstündeki envai çeşit ilaç birkaç mum, iğne iplik ve metalden bir saat bu odanın demirbaşı sayılırdı. Basmadan yapılma perdeler ve halının altındaki hasır, divanın altındaki çamaşır dolu sepetler ve aralara sokulmuş kalıp sabunlar… Bunlar da olmazsa olmazlardandı tabi.
Şimdiyse başka bir eve yani ‘’ortadaki ev’’e geçelim. Bu oda diğer iki odanın ortasındaydı ve babamın ve annemin şahsi odasıydı. Bir yüklük, bir yatak ve bir gardırop vardı. Çok bir anım yoktu doğal olarak bu odada. Yine de bu oda tavandaki avizeyle diğerlerinden ayrılırdı. Şekil verilmiş cam çubuklardan yapılmıştı bu avize. Bazen bu cam parçaları çıkarıp alırdım ne akla hizmetse. Annem mamak kalan avizeyi fark ettiğinde bu kaçamağı da geride bırakmış olacaktık. Bu odaya ait aklımda kalan diğer bir görüntü yatağın altında babamın askerden anneme gönderdiği mektuplarla dolu çantadır. Özel mözel dinlemeyip canımız sıkıldığında son çare bunları okumak olurdu. Evde zaten okunacak ole çok fazla şey yoktu. Sonraları Redkit, Demir Bilek gibi çizgi romanlar ve bazı öykü kitapları girdi de mektuplar rahat bir nefes almış oldu.
Ortadaki evi terk edip hemen yanındaki odanın tahta kapısını aralıyorum. Buraya ‘’televizyonlu ev’’derdik. Neden olduğunu açıklamama gerek yok sanırım. Bu oda da teknolojik açıdan diğerlerin arasından sıyrılıverirdi. Tabi bir de yeni çekyatlar, ortadaki ahşap sehpalar, onların üstünde annemin çeyizinden kalma örtüleri ve daha üstündeki küllükler. Televizyonsa sürmeli bir vitrindeydi. Vitrinin al kısmında da babamın zamanında getirmiş olduğu envai çeşit cam eşya fincanlar ve bardaklar… Tabi bunlar ağabeymin daha bebekken vitrini devirdiğinden geriye kalan eksik takım eşyalar. Dünyayla ilk bağlantıyı bu odadaki philips marka renkli ekran televizyondan kurduk. İlk çizgi filmimi(arı maya)de bu televizyondan izledim. Bunların yanında annemin izlediği pembe dizi… Adını bilmiyorum ama araştırırsam bulurum sanırım. İki kız vardı dizi de ikiz kardeşti bunlar ama biri kötü biri iyiydi ve kötü olanda maske vardı. Annem bizi bile unuturdu bu dizi başladığında. Babaannemin evine yatmaya gitmeden önce burada vakit geçirirdik. Burada da bir soba vardı diğerinden daha hallice. İşte benim arkasına serilmiş döşekte suluboya çalıştığım soba bu sobadır. Yine bu sobanın hemen yanı başında küçükken annem bizi yıkardı bir güzel leğen içinde,yine sobada ısınmış sularla. Bu banyo gecelerinin sabahında okulun olması mı daha çok sıkardı canımızı bizi yoksa annemin bizi hatır hatır çitilemesi mi bilemiyorum. Bu odaya dair bir şey daha söylenmeli annem bu haneye gelin gelmeden önce babaannemin dediğine göre burası eskiden ‘’mandaların evi’’ imiş. Evet, zamanında mandalar barınırmış bu odada
Tüm odaları da anlattıktan sonra tüm bu odaları birbirine bağlayan ‘’hayat’’ tan bahsetmek istiyorum. Hayat dediğimiz bildiğimiz salondu. Salonun bir ucunda bir divan bir ucunda da mutfak vardı. Salonda bazense masa olurdu. Altında çocukluğumun geçtiği kendime ait bir dünya yarattığım masa. Hayat’ın camları ‘’avulluk’’a bakardı. Avulluk dediğimiz de bahçe oluyor. Her iki camın önünde de çiçek açmaya başlamış iki erguvan fidanı vardı. Bu fidanlar şimdilerde yıkılmış evin yerini bizlere hatırlatan tek şey. Dediğim gibi hayat doğrudan bahçeye açıldığından, hayattın da olmazsa olmazları sineklerdi. Yine annem günlük ev işlerinden sonra eline bir havlu alır onları dışarı savardı. Vurmayla bitecek gibi değildiler. Zaman zaman ben de nasibimi alırdım bu işten. Tek bir sinek kalmayıncaya kadar annem beni alıkoyardı. Bir diğer ayrıntı da hayattaki lavaboydu. Gülünçtü bu lavabo. Zamanla içeriye su tesisatı getirilir diye kurulmuştu bu lavabo ama su evin içine girmedi. Annemin içinde kalan ukdelerden sadece bir tanesidir bu. İçerde belki su yoktu ama bir çamaşır makinesi vardı. Eve girişini pek hatırlamadığım, suyunu elle doldurduğumuz ve bir hortum sayesinde bahsettiğim lavaboya boşalttığımız mavi bir merdaneli çamaşır makinesi. Annem bazen beni merdanenin karşısından çıkan çamaşırın yere düşmemesi için de beni görevlendirirdi. Diğer bir anıysa hayatta bir kahvaltı kurulduğu sırada ağabeyimle balonla oynarken kaynar çayı ayağımla devirmiş olmamdı. Hala izi vardır sağ ayağımda ve bu belki de o evden kalan tek somut iz.
Ve evimizin son bölmesi; mutfak… Çok bir şey yoktu mutfakta. Sadece tahtadan yapılma, içinde tabak çanağın bulunduğu iki dolap. Vita marka margarinler saklanırdı bu dolaplarda. beko marka ocaklı bir fırın ve aeg marka bir buzdolabı. İlk yemek yapmaya burada başladım. Peynirli omlet yapacağım derken peynirleri yakmıştım. Yaşım kaçtı bilemiyorum. Yine burada ağabeyimle karpuz yerken gülme krizine yakalanmıştık. Sucuğun yerini adım gibi bilirdim annem olmadığı zamanlar mutfakta alırdım soluğu. Değişik yiyecekleri aynı anda ağzıma atmayı denerdim. Bunlardan birinin midemi bulandırdığını şimdi bile hatırlıyorum.
Şimdi birazda dışarı çıkalım; bahsettiğim peynirleri ve ekmekleri yaptığımız eski fırın evinden ve fırından hiçbir eser yok şimdi. Zamana ilk yenik düşen onlar olmuştu. Bu fırın evinde geçen en güzel anım ise şöyle; yukarda babaannemin en iyi yaptığı ikinci yemeğin yeşil mercimek olduğunu söylemiştim. İlkiyse ‘’karma’’dediğimiz taze soğanın ve ıspanağın unla karılmasıyla kapılan sebze köftesi gibi ama şekil verilmeden, tavaya yayılarak yapılan yemekti. Anlatırken kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir lezzetti. Peçkada ateşle yapılması da ayrı bir lezzet katardı. Babaannem her karma yapışında ikizim ve ben pusuya yatar babaannemin karmayı peçkaya koyuşunu bekler ve en küçük hareketini dahi gözlerdik. Ellerini yıkamaya ya da içerden bir şey almaya gittiğinde koşa koşa fırın evine koşup tırtıklamaya başlardık ucundan köşesinden. Sonra dediğim gibi şekli olmayan bir yemek olduğundan tavada açtığımız boşlukları kapatırdık. Çocukça bir adrenalin işte.yakaladığım da oldu elbet.
Babaannem: noldu be kızanım neye beklersin burada.
Ben: hiç babaanne çalı sürdüm altına, altında ateş kalmamış da.
Güzeldi bre.
Bahçemiz büyüktü her köy evinde olduğu gibi. Bahçe sınırları içinde fırın evinden ve evimizden hariç bir kömürlük bir samanlık ve bir ahır ve kümes vardı. kerpiçden yapılma kömürlük ve derme çatma olan kümes de ilk yıkılanlardan. Tavuklara bile hayrı olmayan kümese çok uğramazdım. Yalnız civciv çıkartırdık yumurtalardan onu hatırlıyorum. Tavuk gorkladığında yumurtalar karalanıp altına sürülür yumurtanın sıcaklığını korumak için. Bu yumurtalar kedilerin ulaşamayacağı yüksek bir yere konurdu. Sonrada beklerdik civcivlerin çıkışını. Kömürlükle işim olurdu biraz. Kömürlükte odun kömürün haricinde tavuklar için sakladığımız buğdayın saklandığı kerpiçle sınırlandırılmış bir bölme vardı. Babaannem kendisine ziyarete gelenlerin getirdiği meyve sebzeyi hep bu buğday içine saklardı. Bunu da keşfettik olduk tabiî ki zamanla, mükâfatımızsa elma armut ayva oldu. O kadar buğdayın içinde onları bulmak zordu ne de olsa. Ahır ve samanlık betonarme yapılar olduğundan hala ayaktalar eskimeye yüz tutmuş olsalar da. Ahırın üç bölmesinden birinde danalar birinde inekler birinde de yemler vardı. Boğalardan korkardım ama inekleri bizden biriymiş gibi severdim. Hepsi de kız gibi güzeldi. Birçoğunun doğumuna şahit olduk. Buzağının ne zaman geleceği belli olmazdı. Gece vakti geldiyse ve bana haber vermedilerse çok kızardım. Bir canlının doğumunu izlemek, o canlının titrek bacaklarına rağmen hayatta kalmaya çalışmasına nefes almasına ve anne ile yavrunun arasındaki o kutsal bağa şahit olmak çocuk bile olsanız büyüleyiciydi çünkü. Doğum gerçekleştikten sonra annenin onu yalamasını izlerdim. Artık aileden biri de olduklarına göre isim verme faslına geçerdik, ailede herkes isim koymuştur herhalde, babam abim annem. Ben koydum mu bilemiyorum, küçüktüm daha ama isimleri hatırlıyorum; ipek, oya, canan ve diğerleri. Doğumu izlememiş bile olsam buzağıları emzirmek bana düşerdi. Annesinin sütüyle doldurduğumuz biberonu ağzına tıkmak daha doğrusu ağzında devamlı tutmak zor olurdu. Emzik emme alışkanlığı yoktu ne de olsa. Bazen parmaklarımı bile emerdi emzik niyetine. O küçücük hayvanın ıslak diline elimle dokunduğumda, elimi emdiğinde aldığım o gıdık duygusunu nasıl anlatabilirim? Anneleriyle de ilgilenirdim zaman zaman. Bir ara annem süt sağmayı da öğretmişti ama sağım makinesi alınca bunu kullanmayı öğrendim. Evde abim ya da babam yoksa öğlenleri hayvanların altlarını sürgüyle ben temizler, önlerine yemlerini ben koyardım. Bazense bir fırçayla tımarlardım kızları. Yine saçma gelebilir ama bazen hangi hayvan daha çok işedi hangisi daha çok yaptı diye başlarında beklerdik kızların her şaşırtıcı hamlesine ‘’uuuu, waawwww, ohaaaa, gördün mü’’diye refleksler verirdik. Utanma duygusu var mıydı kızların bilmiyorum ama varsa çok utanmışlardır o zamanlar… Ahırın çatısından da bahsetmek lazım, dut ağacının dallarlı çatıya uzanırdı o vakitler. Çatıya çıkar, olmuş olmamış dinlemeden dut yerdim. Bazense detektifliğe soyunurdum. Elimde dutlarla evin sokağa bakan köşesinde yer alan dutun altına oturup flört etmeye çalışan gençleri izlerdim nefes bile almadan. Sinema-patlamış mısır ikilisini kendime göre uyarlamıştım. Bir keresinde de yine çatıya çıkmıştım ama korkudan; elindeki gerilmiş sapan elimden kayıp babaannemin gözünde çaklayınca. Çok korkmuştum annemin vereceği tepkiden yani yiyeceğim dayaktan. Saatlerce o sıcaklarda ahırın çatısında oturunca kızamadılar bile acıdılar ancak. Sonra babaannemin de iyi olduğunu anlayınca ve annemin de acıma duygusu ağır basınca indim.
Bahçede bir dut ağacı ve yabani erik ağacı vardı. Dutlar olduğunda bir çarşaf gerer toplardık hepsini. Eriklerdense marmelât ya da kak yapılırdı. Aynı ağaçlarlın altında, ellerimizle topladığımız sarımsakları ve soğanları örerdik kışa saklamak için. Şimdi yerlerinde yeller esiyor hepsinin. Odun niyetine kesilip yakılmış. Yalnız biri hala ayakta. Ağaç evi yaptığımız ve gençlerin altında flört ettiği o kocaman dut ağacı. Binmekte zorlandığım inerken daha çok zorlandığım iki odalı o ağaç evi. Ağaç evi artık olmasa da, ağaç tüm yaşananların nişanesi olarak hala ayakta.
Bahçemiz büyüktü her köy evinde olduğu gibi. Bahçe sınırları içinde fırın evinden ve evimizden hariç bir kömürlük bir samanlık ve bir ahır ve kümes vardı. kerpiçden yapılma kömürlük ve derme çatma olan kümes de ilk yıkılanlardan. Tavuklara bile hayrı olmayan kümese çok uğramazdım. Yalnız civciv çıkartırdık yumurtalardan onu hatırlıyorum. Tavuk gorkladığında yumurtalar karalanıp altına sürülür yumurtanın sıcaklığını korumak için. Bu yumurtalar kedilerin ulaşamayacağı yüksek bir yere konurdu. Sonrada beklerdik civcivlerin çıkışını. Kömürlükle işim olurdu biraz. Kömürlükte odun kömürün haricinde tavuklar için sakladığımız buğdayın saklandığı kerpiçle sınırlandırılmış bir bölme vardı. Babaannem kendisine ziyarete gelenlerin getirdiği meyve sebzeyi hep bu buğday içine saklardı. Bunu da keşfettik olduk tabiî ki zamanla, mükâfatımızsa elma armut ayva oldu. O kadar buğdayın içinde onları bulmak zordu ne de olsa. Ahır ve samanlık betonarme yapılar olduğundan hala ayaktalar eskimeye yüz tutmuş olsalar da. Ahırın üç bölmesinden birinde danalar birinde inekler birinde de yemler vardı. Boğalardan korkardım ama inekleri bizden biriymiş gibi severdim. Hepsi de kız gibi güzeldi. Birçoğunun doğumuna şahit olduk. Buzağının ne zaman geleceği belli olmazdı. Gece vakti geldiyse ve bana haber vermedilerse çok kızardım. Bir canlının doğumunu izlemek, o canlının titrek bacaklarına rağmen hayatta kalmaya çalışmasına nefes almasına ve anne ile yavrunun arasındaki o kutsal bağa şahit olmak çocuk bile olsanız büyüleyiciydi çünkü. Doğum gerçekleştikten sonra annenin onu yalamasını izlerdim. Artık aileden biri de olduklarına göre isim verme faslına geçerdik, ailede herkes isim koymuştur herhalde, babam abim annem. Ben koydum mu bilemiyorum, küçüktüm daha ama isimleri hatırlıyorum; ipek, oya, canan ve diğerleri. Doğumu izlememiş bile olsam buzağıları emzirmek bana düşerdi. Annesinin sütüyle doldurduğumuz biberonu ağzına tıkmak daha doğrusu ağzında devamlı tutmak zor olurdu. Emzik emme alışkanlığı yoktu ne de olsa. Bazen parmaklarımı bile emerdi emzik niyetine. O küçücük hayvanın ıslak diline elimle dokunduğumda, elimi emdiğinde aldığım o gıdık duygusunu nasıl anlatabilirim? Anneleriyle de ilgilenirdim zaman zaman. Bir ara annem süt sağmayı da öğretmişti ama sağım makinesi alınca bunu kullanmayı öğrendim. Evde abim ya da babam yoksa öğlenleri hayvanların altlarını sürgüyle ben temizler, önlerine yemlerini ben koyardım. Bazense bir fırçayla tımarlardım kızları. Yine saçma gelebilir ama bazen hangi hayvan daha çok işedi hangisi daha çok yaptı diye başlarında beklerdik kızların her şaşırtıcı hamlesine ‘’uuuu, waawwww, ohaaaa, gördün mü’’diye refleksler verirdik. Utanma duygusu var mıydı kızların bilmiyorum ama varsa çok utanmışlardır o zamanlar… Ahırın çatısından da bahsetmek lazım, dut ağacının dallarlı çatıya uzanırdı o vakitler. Çatıya çıkar, olmuş olmamış dinlemeden dut yerdim. Bazense detektifliğe soyunurdum. Elimde dutlarla evin sokağa bakan köşesinde yer alan dutun altına oturup flört etmeye çalışan gençleri izlerdim nefes bile almadan. Sinema-patlamış mısır ikilisini kendime göre uyarlamıştım. Bir keresinde de yine çatıya çıkmıştım ama korkudan; elindeki gerilmiş sapan elimden kayıp babaannemin gözünde çaklayınca. Çok korkmuştum annemin vereceği tepkiden yani yiyeceğim dayaktan. Saatlerce o sıcaklarda ahırın çatısında oturunca kızamadılar bile acıdılar ancak. Sonra babaannemin de iyi olduğunu anlayınca ve annemin de acıma duygusu ağır basınca indim.
Bahçede bir dut ağacı ve yabani erik ağacı vardı. Dutlar olduğunda bir çarşaf gerer toplardık hepsini. Eriklerdense marmelât ya da kak yapılırdı. Aynı ağaçlarlın altında, ellerimizle topladığımız sarımsakları ve soğanları örerdik kışa saklamak için. Şimdi yerlerinde yeller esiyor hepsinin. Odun niyetine kesilip yakılmış. Yalnız biri hala ayakta. Ağaç evi yaptığımız ve gençlerin altında flört ettiği o kocaman dut ağacı. Binmekte zorlandığım inerken daha çok zorlandığım iki odalı o ağaç evi. Ağaç evi artık olmasa da, ağaç tüm yaşananların nişanesi olarak hala ayakta.
İşte bu kadar. Bu kadar değildi aslında bir zamanlar. Unutulan birçoğunun arasından bunları son anda kurtarmış gibiyim. Kurtarılan bu kadar uzunca tasvir edilen çocukluğum aslınsa. Bu kadarını yazmayı borç bildim o küçücük çocuğa ve tasvire şayan çocukluğuma…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





