FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.12.2011

Sokrates'in Bilgeliği



Sokrates, bilgelerin bilgesi olarak bilinir. Sokrates yaşadığı zamanda diğer insanlarda pek de olmayan bir farkındalığa sahipti. Bu farkındalığı insanlar arasında yaymayı ulvi bir görev bildi. Ölmeyi göze aldı ve bu uğurda öldü. Bu farkındalığı ele alacak olursak, Sokrates’in insanların en çok farkında olmasını istediği şey, bilginin insanoğlunda doğuştan varolduğudur. Ona göre zaten varolan bilgi sonradan kazanılamaz fakat doğru yönlendirildiğinde açığa çıkabilir. Buna en güzel örnek, Sokrates’ten derin etkilenen  Platon’un yazdığı söyleşi tarzındaki ‘’Meno diyaloğu’’dur. Bu diyalogda meşhur Meno paradoxu ele alınmıştır. Eserde  Sokrates ile Menon "erdem öğretilebilen bir şey mi?" konusunda sohbet ederler. Sonra Sokrates "gel beraber bulalim ikimiz de bilmiyorsak eger" der.Meno diyalogda sadece "eger bilmiyorsan ne oldugunu nasil arayacaksin ve bir sey buldugunda onun aradigin sey oldugunu nasil anlayacaksin?" diye iki soru sormustur. Sadece iki soru oldugu icin ve icinde bir yargi cumlesi olmadigindan aslinda paradoks olarak adlandirilamaz meno'nun burada soyledigi sey. asil paradoksu oluşturan socrates olacaktır. "bildigin bir seyi ogrenmeye calisman gereksiz, bilmedigin bir seyi ogrenmeye calisman ise imkansizdir"sözüyle. Daha sonra Sokrates ögrenmenin sadece ‘’recollection'’olduğunu söyler, yani ‘’hatırlatma’’. Bu iddiasına ispatlamak için köle bir çocuğu çağırır. Sokrates, çocuğun pisagor kanununu ispatlamasını, bir karenin yari alanina sahip bir kare cizdirmesini ister. Çocuk gerilir fakat Sokratesin soru cevaplarıyla yönlendirmeleriyle  başarır bunu, kendi ruhunda mevcut olan bilgiyi keşfeder. Bu arada Menon öğrenmenin ve erdemin hap gibi yutulan bir şey olmadığını keşfeder. Sonra köle işine gider, ikisi sohbete devam eder.
Sokrates kendi öğrencilerine bile ders verirken tanımlamalar yapmaktan kaçınarak sadece sorgulayıcı tavrını takındı. İnsanlara “aslında bir şey bilmedikleri” farkındalığını onlara doğrudan yada dayatarak  değil, sorgulatarak birşeyleri öğretmeye çalıştı. Şöyle bir örnek vardır tarihte: birgün Sokrates öğrencilerine sormuş: - Kimdir insan, insan nedir? Öğrencileri; - İnsan iki ayaklı, tüysüz bir yaratık, demiş. Ertesi gün, pazaryerinden tüyleri yolunmuş bir horoz alıp gelen Sokrates, canlı hayvanı göstererek sorusunu yinelemiş; - Yani böyle bir şey midir insan dediğiniz? İşte böyledir Sokrates’in bilgeliği.
Sokrates, Atina’lılar tarafından tanrısızlık ve bilgisini onlara aşılayarak öğrencisi olan gençleri ve bazı köleleri yoldan çıkarma ile suçlandı. Yine öğrencisi Platon’un kaleme aldığı “Sokrates’in Savunması”nda Sokrates tüm bu ithamları yalanladı. Bilgeliği hakkında birşey demedi hatta bilgeliğini kabul bile etmedi. Ona en bilgin kişi kimdir diye sorduklarında bile Sokrates sorgulamacı bir tavrını hiç bırakmamış, kendini bilgin sanan diğer kişlerin ne bildiğini anlamak amacıyla da diyaloglara girmiştir. Herkes kendisinin Atina’da en büyük bilgini olduğnu söylese de, Sokrates şöyle bir cevap verdi: “Doğrusu, belki ikimiz de hiçbir şey bilmiyoruz ama ne de olsa ben ondan daha bilginim, çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor, bense bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ki ben ondan bu kadarcık fazla bilgiye sahibim. Çünkü, hiçbir şey bilmediğimi biliyorum.”sokrates bunu diyerek kendi farkındalığını ve diğer bilginlerin aymazlığını gözler önüne koydu.
Ahlak felsefesinin kurucusu olarak bilinen Sokrates şehrin tanrılarına inanmamakla onların yerine başka tanrılar koymakla ve öğrencileri zehirlemekle suçlandı ve  atina mahkemesi tarafından zehirlenerek ölüme makhum edildi. Kendisi ölümünden önce bile bilgeliğine yaraşacak hal tavır içindedir. Ölümünden önce insan ölüyü yıkama işini başkalarına bırakmamalı diyerek yıkandı ve onurlu ölümünü bekledi. Ölümüyle ilgili şöyle bir anı da anlatılır: İdam edilmeden önce karısı Xanthippe Sokrates'e şöyle der:- Ama sen suçsuzsun; suçsuz yere idam ediliyorsun.Sokrates'te buna karşılık şöyle bir cevap verir:- Be kadın suçlu olarak idam edilmemi mi yeğlerdin?
İşte böyle de onurlu bir adam.

1.12.2011

Aristocu Görüşte Dünya' nın Yeri



Copernicus ’un 1514 yılında ileri sürdüğü Aristoteles-Ptolemy'nin Dünya merkezli sistemine karşı Güneş merkezli sistemin, gök cisimlerinin hareketlerini açıklamakta daha başarılı olabileceği görüşü devrim niteliğindedir. Bir dönüm noktasıdır bu görüş. Hatta bilim dünyasında az ayüstü evren (uplunar) ve ay altı (suplunar) arasındaki bir dolunay kadar kusursuzdur (tabi bu kusursuzlukta Copernicus’tan sonra Kepler ve Tycho Brahe'nin gözlemlerinin ve model üstündeki değerlendirmelerinin de payı vardır). Yine de Aristoteles’in dünya merkezli görüşü 16. Yüzyıla kadar hüküm sürmüştür felsefe dünyasında. Bu görüşe göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Aristoteles, Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir. Bu küreler sisteminde ise en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir.
Bu mevcut sistemde yerden aya kadar olan evren dönemin gözlem aletleriyle gözlemlenmekteydi. Evrenin bu görünebilir kısmına sublunar sistem denmiştir. Diğer gök cisimleri, Güneş ve yıldızlar çok uzakta olduğundan gözlemlenmesi  ve tanımlanması mümkün değildi o vakitler. Bu yüzden evrenin bu kısmına da uplunar denildi. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden(bir nevi boşluk) oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren'e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Ayaltı evren sadece kutsal bilinen kusursuzluk abidesi ayüstü evrenin sadece ve sadece bir yansımasdır.
Bu kuram,müslüman felsefe dünyasında,  Fârâbî ve ibn Sinâ gibi önde gelen filozoflar tarafından da benimsenmiş ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Arapça’da "Dünya" kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapça'daki "deniy" sıfatından türemiştir. "Deniy" ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Bu durumda "dünya" kelimesi de, bu sıfatları içeren bir mekan anlamını taşır. Bu mekanda eğer koşullar el verirse kusursuz bir hayat sürebileceğimize inanırız. Oysa kusursuzluk aslında Aristoteles’in de savunduğu gibi ayüstü evrene, o evrendeki tanrı olduğuna inanılan yıldızlar küresine mahsustur. Bu açıdan baktığımızda Aristoteles’in kuramı insanı yani dünyayı evrenin merkezine yerleştirmesiyle çelişmektese de bahsettiği ayaltı ve ayüstü evrenin niteliklerini gözönünde bulundurduğmuzda çok da yanılgıya düşmemiş diye düşünüyorum.  
Bu benim naçizane fikrimdir ama bir din felsefecisi buulsam sormak isterim.
Tam da bunları yazarken aklıma bir şarkı takıldı: the dark side of the moon(pink floyd’tan). Sözleri ise şöyledir;

try a run, try a hide,
escape your only truth, for a while
live the past, create a picture, it won't last
a million colours to a lie, it won't last

when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the dark side of the moon

brighter days, on a distant shore
you realized it's steep, to the top

when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the dark side of the moon
when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the dark side of the moon

so good.. let me lose myself..
so good.. let me lose myself..

when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the darkside of the moon
when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the darkside of the moon
when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the darkside of the moon

20.07.2011

Dünyaya Neden Geldik

Tüm insanlar yaratıcının tinsel birer çocuğudur aslında. Yaratıcı hepimizin topraktan bedenine kendi ruhundan üflemiş, hepimize kendinden birer parça bahşetmiş ve yeryüzüne indirmiş. İnsan, en başta da Adem, daha en başta biliyordu tabi yaratıcının çocuğu olduğunu. Ama bu bilince vakıf olmak kâfi değildi hiçbir zaman. Bir şeyi bilmek ve tecrübe etmek farklı şeydir. Bir insan ne kadar iyi bir insan olduğunu bilse de bunu tecrübe etmedikten sonra iyi bir insan değildir pratikte. Bir çocuğun kendi zekâsının farkında olup yine de bunu tecrübe etmeyip sınavlarından kötü not alması gibi. Bu örnekten yola çıkarsak ‘hayat bir okuldur’ denir de durur. Hayat bir okul bir öğrenme yeri değildir dostlarım, tabi kendi fikrimce. İnsan olarak biz her şeyi biliyoruz zaten, yaratıcının ruhundan parça taşıdığımız için. Ve zaten bildiğimiz bir şey için okulda dirsek çürütmeyi hangi çocuk ister. Tüm esma Âdem’le birlikte indirilmişti zaten. Tüm bilinç hazırdı el altında. Tam da bu noktada Sokrates de bir anlamda haklı çıkıyor edinilmiş bilgiyi yadsıyarak ve en temel şeyin var olan bilgiyi nasıl ortaya çıkaracağımız olduğunu savunarak. Biz öğrenmeye gelmedik dostlarım. Biz bildiğimizi hatırlamaya ve sonrada bildiklerimizi tecrübe etmeye geldik. Âdem zaaflarına kapılıp, bildiğini unutup yasak meyveyi yediği zaman ona hatırlatmak gerekti. Gerekti ve dünyaya, bu fiziksel everene gönderildi. O gün bu gündür insanoğlun tek arzusu tüm bildiğini fiziksel deneyime dönüştürmektir.  Fiziksellik ise zaten bildiğimiz kavramları deneysel olarak bilmenin en yararlı yoludur. Bu bağlamda Adem’in dünya ya gönderilmesi bir ceza değil bir fırsat, bir hatırlatma gayesidir. Olanı bildirme çabası bir nevi. Peki, kolay mıdır bu zaten olanı bilme işi. Olmasa gerek. Olanı anlamak için olmayanı bilmek gerekir. Tıpkı neptün’ün keşfindeki gibi. 1821 yılına kadar uranüs’ün yörüngesine dair yapılan araştırmalarda her şey olması gereken gibi ve Newton kurallarına uygundu. Fakat o tarihten sonra eski ve yeni araştırmalar arasında azımsanmayacak bir farklılık olduğunu görmüşler fakat bu var olan sapmaların nedenini sağlam bir zemine oturtamamışlardır. Ele gelir tek sav bilinmeyen yeni bir gezegenin uranüsün yörüngesini değiştirmesiydi. Bilimciler genelde bu sav üzerinden gittiler. Yine de bu yeni gezegenin saptanması devrimsel sayılabilecek çalışmalar sonunda olabilirdi ve acilen yapılan araştırmalara göre Neptün 1846 yılında keşfedildi. Sonuç olarak bilimciler var olan bir problemin yani yörüngedeki sapmaların nedenini olası fakat kesinleşmemiş bir sav üzerinde durarak bulmuşlar ve Neptün’ü keşfetmişlerdir.
Olan ve olmayan iç içedir her zaman. Salt iyinin olduğu bir evrende iyi olanı fark etmek sadece kötülüğün de mevcudiyetiyle mümkündür. Neale Donald Walsch ‘in kitabından alınan şu örnekte de olduğu gibi;

Bir zamanlar kendisinin ışık olduğunu bilen bir ruh vardı. Yeni bir ruhtu ve deneyimlere açlış duyuyordu. "Ben ışığım" diyordu. "Ben ışığım" ama ışık olduğunu bilmesi ve söylemesi deneyimin yerini tutmuyordu. Ruhun çıktığı kaynakta yalnızca ışık vardı. HER ruh yüceydi, her ruh harikuladeydi ve her ruh benim ışığımın göz kamaştırıcılığıyla parlıyordu. Bahsettiğim minik ışık güneşte bir mum gibiydi. Kendisinin de parçası olduğu Büyük Işığın ortasında kendisini göremiyor KİM ve NE olduğunu deneyimleyemiyordu.
Minik ruh kendisini bilme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Arzusu öyle büyüktü ki, bir gün ona, "minik ruh, bu arzunu gerçekleştirmek için ne yapman gerektiğini biliyor musun?" dedim.
"Oh, ne yapmam gerekiyor Tanrım? Ne? Her şey yapmaya hazırım!" dedi küçük ruh.
"Kendini bizden ayırmalısın ve kendine karanlığı çağırmalısın" dedim.
"Karanlık nedir?" diye sordu minik ruh.
"Sen olmayan" dedim ve ruh anladı.
Ve ruh kendini bütünden ayırdı. Bir başka boyuta geçti. Bu boyutta ruhun kendi deneyimi için her türlü karanlığı çağırma güü vardı.
Ruh karanlığı çağırdı ama karanlığın tam ortasında haykırmaya başladı:"Tanrım, Tanrım beni niye unuttun?"


Bu nedenle karanlığa ışık olun, karanlığı lanetlemeyin. Siz olmayan şeyle çepeçevre kuşatılmışken kim olduğunuzu unutmayın. Değiştirmek isterken bile yaratıcılığınızı taktir edin. En zorlu anlarda yaptığınız seçimlerin en büyük zaferleriniz olacağını bilin. Yarttığınız deneyimler kim olduğunuzun ve kim olmak istediğinizin göstergesidir.


Neale Donald Walsch

Kendimizi tecrübe etmek için geldiğimizi unutmamalıyız. Bu belki bir sorumluluk ve fazladan bir çabayı gerektirir. Ama kendimizi bilmekle yetinmeyerek hepimizde var olan o tanrısal iradeden bir parçayı tecrübe etmeliyiz. Yani kendimizi. Böyle böyle biçimlendirmeliyiz. Yapmalıyız önce ama sonra yıkmalıyız belki yeni yeni tecrübe edecek bir şeylerin var olduğunu bilerek. Tek gayesi kendini bilmek ve dolayısıyla Allah’ı bilmek O’na ulaşmak olan tasavvuf öğreticilerinin ‘Olmak için ölmek’ dediği gibi ölmeliyiz ama her defasında kendimizi biraz daha bilerek hatırlayarak ve yeni doğmuş gibi.

19.02.2011

Sufinin Rengi

Haddim olmayarak şöyle bir fikre kapıldım gece gece,

9. yüzyıl mutasavvıflarından Cüneyd-i Bağdadi buyurmuş ki ‘’Sufinin rengi suyun rengidir’’. Bunu sufilere saflığı, yalınlığı ve temizliği yakıştırdığından söylemiş olmalı. Naçizane fikrimce, sufilerin rengi gri de olabilir. Niye mi gri, açıklayayım. Gri hem siyahtır hem beyazdır. Gri bu iki zıt rengin tam ortasında bir yerde onların kavuşması, kaynaşmasıdır. Hem Şemstir hem Mevlana, hem deli kara bir tay hem de uysal beyaz bir kuzu. Aslında siyah ve beyaz renk bile değildir literatürde. Ama bu iki hiçlik nasılda var ediyor olmayanı, gri rengi. Zaten Mevlana humanizmasının özelliği bu kutupsallıktadır, zıtlık karışımındadır, tez, antitez ve sentez üçlüsüne dayanmasıdır,yani grinin sentezindedir;

Şu düzülüp koşulan insan şekli var ya hani...
Bir şekildir ki,gam tezgahında çizdiler onu,
Kimi şeytan olur insan,kimi melek...
Kimi canavar.
Bu ne biçim tılsımdır ki,
Hepsini bir araya getirmişler.

Mevlana


Bunun yanında,düşününce gri renk diğer renklerin yanına getirildiğinde bir uyum gösteriyor. Sarıyı, moru, kırmızıyı getirin grinin yanına, yeşili, maviyi… Yakışmaz mı? Tasavvuf ilminin temelini oluşturan ve tüm insanları kucaklayan, ‘’ Gel, Yine Gel! Ne olursan ol, Yine Gel !’’ diyen hümanizm akımını göz önünde bulundurunca, kendime hak veriyorum. Kaldı ki her insan ne renk olursa olsun bir renktir en nihayetinde.

Not: Elif Şafak da belki benimle aynı fikirdedir de, ‘’aşk’’isimli kitabının kapağını gri renkte tasarlamıştır.
Not: umarım gerçeği incitmemişimdir.

9.02.2011

Yürü be Hypatia

Dün Kepler’in inancı ve sabrı hakkında bir yazı yazacaktım. Biraz da bilim felsefesine katkılarından bahsedip caka satacaktım. Ama erteledim. Bir sebebi varmış meğerse. Dün aslında adına vakıf olduğum ama külliyatından pek de haberimin olmadığı bir filozofun hayatını anlatan bir kesit filmi izledim. Bu filmi izlemeden önce Kepler’i pohpohlasaydım bu filozofa ayıp etmiş olacakmışım. ‘‘peki, kimdir bu filozof’’ dediğinizi duyar gibiyim. Adı Hypatia. Namı diğer İskenderiyeli Hypatia. Kendisi o zamanların üniversitesi kabul edilen İskenderiye'deki Museion'da felsefe, matematik ve astronomi dersleri veren ve epey sözü geçen bir bilimci. Üstelik de kadın. Ama ne kadın... Düşünün efendim bir kere; kendisi pagan olmasına rağmen geneli Yahudi ve Hıristiyan senatörlerden oluşan senatoda bile yönetimle ve politikayla alakalı konularda sözü geçmiş, senatörlerden kölelere kadar birçok kişiyi kendine âşık etmiş, zeki, idealist, kararlı ve güzel bir kadın. Evet, türünün son örneği diyebileceğimiz cinsten. Yine de, bu saydığım vasıfları, Hıristiyan yobazları (Başta İskenderiyeli papaz Cyril) tarafından cadılıkla suçlanmasına ve de acımasızca taşlanarak katledilmesine engel teşkil etmemiş ki gözünü kan bürümüş din savunucularının kurbanı olmuştur. Hâlbuki o çok tanrılılar ve Hıristiyanlar arasındaki çatışmaların hiçbirinde görülmemiş, kendine ve öğrencilerine özgür ve entelektüel bağımsızlık istemiştir.
Filmi izlerken aklıma bir soru geldi, biz bilimle uğraşıyorsak Hypatia’nın uğraştığı nedir. Kopernik’ten önce güneş merkezli bir sistem üzerine düşünmüş ve Kepler’den yüzyıllar önce de dünya yörüngesinin eliptik olduğuna kanat getirmiş olduğunu düşünürsek biz bilim yapmıyoruz sevgili mühendis arkadaşlarım ve saygıdeğer bilimciler. Hangimiz hayatımız söz konusu olduğu vakitler bile felsefeyi dinden üstün tutacak kadar cesur olabilir ki? Hypatia'nın onu bir seçime zorlayanlara verdiği ''Pazarlık ve inançtan söz ediyorsun'' sözü, mevcut dinsel istismarın ve onun bu konudaki kararlığının çok net bir özetidir. Aslında onu bu sebepten ötürü cezalandıran Hıristiyanlık da onun eliptik sistemini kabul etmiştir yüzyıllar sonra. Şimdi bu bilimdeki yüzyılları bulan geri kalmışlığın bedelini kim ödeyecek? Neyse yine sustum…susturulduk…
 

NOT: Önce The Fountain sonra Agora, bayılıyorum sana Rachel Weisz

NOT: Hypatia’nın adı özel isim gibi algılamayan Office 2003’e buradan sesleniyorum; düşene bir de sen vur emi… Saygılar…



9.09.2010

Nicolaus Copernicus ve EGO

"Aziz peder, kitapta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim..."





Böyle buyurdu Copernicus, ömrünün son demlerinde. Sağlık sorunları başlamıştı ve artık ne içinde bulunduğu sosyal çevreden ne de bünyesinde papaz olarak çalıştığı kiliseden çekincesi kalmamıştı. Artık fikirlerini hürce açığa vurabilir hatta gerektiğinde kilisenin engizisyon mahkemesini karşısına alabilirdi. Nitekim öyle yaptı. Bir kitap yayınladı ve kitabını yukarıdaki mektupla birlikte kiliseye gönderdi. "De revolutionibus orbium coelestium" adlı eserinde de helio-centric (güneş merkezli sistem) teorisini etraflıca anlattı. Daha açık bir ifadeyle Copernicus, dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndükleri kuralını açıkladı. Ptolemaios ’tan beri süregelen dünya merkezli teoriyi çürüttü.16.yüzyıla gelininceye değin Ptolemaios ’un bu teorisi astronomiye tümüyle egemendi. Öyle ki görüşleri dinsel inanç biçimine dönüşmüştü. Biri bu teorinin dışında başka bir şey söyleyecek olsa diri diri yakılırdı. Ama o, yine de kendi sisteminin ilahi takdire daha uygun olduğuna biliyordu. Kiliseye rağmen, fikirleri yenilikçi bilim adamlarınca benimsendi ve bilim dünyasında, bilhassa astronomide bir çığır açtı. Dolayısıyla, yeni astronominin kurucusu olarak kabul edildi zamanla ve bence modern bilimin de. Zaten bilim dediğimiz şey astronomiyle paralel şekilde gelişme göstermiştir ve bundan sonra tüm diğer fizikçiler ve astronomlar da bu teoriyi temel alarak bilimi inşa etmişlerdir. Neyse, bu yazıyı kaleme almamın temel sebebi daha başka; Copernicus ’un astronomiye kattıklarının yanında geleneksel kalıplara ve bağnaz inançlarla mücadelesidir. Copernicus ’tan önce geo-centric sistemde insanoğlu kendisini evrenin merkezine koydu. Sürekli hareket halinde olan evrenin merkezindeki insanlar kendilerine göre yaradılış simgesiydi ve bütün evren kendileri etrafında dönmekteydi. Hâlbuki dünya en nihayetinde normal, diğerlerine göre bir üstünlüğü bulunmayan bir gezegendi. Ve üzerinde yaşayan insanoğlu da evrenin merkezinde değil sadece evrenin küçük bir parçasıydı. Bu bağlamda, Copernicus kendi çağına kadar insanoğlunca şişirilmiş bu nur topu gibi EGO’yu yerle bir etmiştir. Bu nedenle ben buradan bilimcilere sesleniyorum; Copernicus ’un bu bilimsel devrimi psikoloji ve sosyoloji gibi alanlarda da incelenebilir. Belki o zaman sosyal hayatımızda çeşitli geyiklere, tartışmalara ve anlaşmazlıklara yol açan bu EGO meselesinin temeline inilebilir ve belki de tedavisi mümkün olabilir.
Neredesin Copernicus?