8.09.2010

ESKİ ARKADAŞ...

tüm can'lara ve kadim'lere benden gelsin...

Eski arkadaş

Eski arkadaş eski araba gibi,
Arıza yapar amayolda bırakmaz,
Teker patlatır su kaynatır,
Yoldan cıkar ama yolda bırakmaz,
Bittimi güzel günlerim,
Salya sümük Kosacak bir kuçak,
Gözyaşlarını dökecek bir yaprak,
seni eski günlere ucurandır salıngaç istersen,
Eski arkadaş eski araba gibi,
Arıza yapar amayolda bırakmaz,
Teker patlatır su kaynatır,
Yoldan cıkar ama yolda bırakmaz,
Eğer bir gün koparsa filim,
Kadere kuskun kaçacak bir yer,
Hayattan yorgun yumusak bir mınder,
Yenı sevdalara açılan bir defter istersen,
Eski arkadaş eski araba gibi,
Arıza yapar amayolda bırakmaz,
Teker patlatır su kaynatır,
Yoldan cıkar ama yolda bırakmaz.

Dar ve Zor Zamanlar

Zor ve dar zamanlardayız, dostlar!
Kendimizi aradığımız, bulamadığımız ve en nihayetinde özlediğimiz zamanlardayız. Kendimizi arayacak ne takatimiz ne de vaktimiz var artık. Ayaklarımız eskisi gibi koşamaz olmuş. Yol da aksine uzar olmuş günden güne. Hem uzar olmuş hem de üzerinden gelip geçmedikçe yollar izini kaybettirmiş. Sonunda yollar da kaçar olmuş bizden. Ne bir tabela, ne bir işaret…
İşte böyle dar ve zor zamandayız dostlar. Zaman dediysem hangi zaman, şimdi kalkıp desem sene bilmem kaç, kim ne diyebilir. Zaman da yorulmuş daralmaktan ve zorlu yolculuğumuzda bize eşlik etmekten. Düşmüş dizlerinin üstüne. Sonra yığılıvermiş ortalık yere. Olacağı o ya; kargalara yem olmuş sonunda. Kargalar ömrüne ömür eklerken zaman da yitmiş. Tek şahit toprak olmuş. Toprak açtır ama dilsizdir; söyleyemez ki kargalar nerede yaşar. Gökyüzününse başı dönmüş dönen yıldızlarla ve ayla. Bilirse onlar bilir diyor başka bir şey demiyor ama onlar da yalan.
Zor zamanlarda ve kaybolmuş yollardayız. Elimizdeki kefenin içinde yitmiş hayatlarımız… Hayatlarımızsa özetlenmiş, çoktan biçilmiş dar kefenlere göre. Tam toprağa verecekken eksik hayatlarımızı zamanla yetinmeyen kargalar üşüşüvermiş tekrar eksik anlarımızın başına. Umarsızca özetlediğimiz hayatlarımızdan daha da az şey kalmış elimizde. Bu yüzden eksik hatırlarız sevdalarımızı, yaşanmışlıkları, hatıraları, yani hayatımızı.
Amma velâkin bu alıcı kuşlardan bir kaçış mümkündür hala. Anlarımıza, anılarımıza, yaşadıklarımıza ne kadar çok kişiyi ortak etmişsek ve sevdamıza dâhil ettiysek o kadar az yürek acıtır kaptırılan eksik anlar. Biliriz ki paylaşılan anın bir parçası da o kişidedir hala. Unutsak hatırlatacak, unutulsak bizi hatırlatacak birileri vardır bir yerlerde. O da bizi özetlenmiş hayatlarına katıp yollara düşmüştür. Bir yerlerde kendi mücadelesini vermededir. Lafın kısası sevgili dostlar, ne olursa olsun paylaşalım mutluluğumuzu, üzüntümüzü, zor ve dar zamanları, sevdamızı, hayatımızı, en geniş zamanlarda ve özetlenmemiş halleriyle. Çünkü kendimizi aradığımızda, bulamadığımızda ve en nihayetinde özlediğimizde bizi bize getirecek veya anlatacak kişiler biz kadar onlardır da.

BİZ

Yağmur bir başka
Yağmıyor, öpüyor sanki
Rüzgâr ayazda kalmış
Ama ısıtmış ikimizin içini
Alıp götüren ada vapuru yine
Ama sadece biz’i
Martılar da bir başka
Seçiyorlar sesini
Ve ötüyor bir tek seni, sen gibi
Bir cümle dilimizde, yüklemi belli
Öznesi senli benli
Bu öyle bir İstanbul ki
Yok, güzeli çirkini
İyisi, kötüsü
Ezeli, ahiri
Sadece seni beni, sadece bizi

7.09.2010

Bir Müddet

Dostlarım bugün sadece canlı olun.
 Doğadaki diğer canlılar gibi doğanın bir parçası olun. Kaygılarınızı, endişelerinizi, amacınızı, çabanızı bir günlüğüne erteleyin, hepsinden arının. Bunu yaparken yine insan olacağız elbette ama doğanın parçası bir insan. Doğanın nefes alabildiği, beton bloklardan, yollardan, trafikten, kullandığımız tüm sanayi ürünü eşyalardan, kısacası şehir hayatından ya da kendi kendimize edindiğimiz suni ihtiyaçlarımızdan uzak bir yerlere gidelim hala kalmışsa eğer. O zaman göreceğiz hepsinin fuzuli ihtiyaçlardan ibaret olduğunu. Güne çalar saatsiz uyanalım, yüzümüzü akan suyla yıkayalım, kendi ekmeğimizi kendimiz yapalım. Yemek yiyelim. Doğanın seslerini dinleyelim hatta koklayalım onu, önce tebessüm edelim sonra gülelim. Hala ağlayabiliyorsak ağlayalım da. Koşalım dörtnala ve soluk soluğa düşmekten korkmadan. Yürüyelim ezdiğimiz toprağı ikinci kez ezmeyerek ve tanıyarak her bir karışını. Başımız gökyüzünde ayağımız toprakta hissedelim kimseye hesap vermeden. Bizimmiş gibi.
Bunları hala yapabiliyorsan, zaten türünün son örneklerindensin ama naçizane fikirlerim kendini doğanın bir parçası değil sahibi sanan insanlara. Hala değişmemişse fikrin unutma sen önce bir canlısın etten ve kemikten, damarlarında gezen kandan ibaretsin. Diğer canlılar gibi kasların sayesinde koşarsın,yürürsün ve duyularınla hissedersin. Ve diğer canlılar gibi öleceksen, canlı olduğunu kanıtlayacak hiçbir işaret kalmayacaksa bir gün, bir müddet doğanın parçası ol da yabancılık çekmeyesin.

6.09.2010

Dostlar bilir misiniz?

Dostlar bugün sizinle farklı bir şey yapacağız. blog başlığından da belli olacağı üzere adını ‘’dostlar bilir misiniz’’ koydum. Evet, beni ne kadar bildiğinizi sınamak için sizi çoktan seçmeli ve azda olsa bilmeli bir teste tabi tutacağım. Biliyorum girdiğiniz onca sınavdan sonra bu tüylerinizi diken diken etmiştir bile ama bu uygulama tamamen gönüllülük esasına dayanıyor. Hazırsanız hemen başlıyorum.

Soru 1- burhan en çok ne yaparken kendini kaybeder?
a- Müzik dinlerken
b- Resim yaparken
c- Sinirlendiğinde
d- Ders çalışırken
e- Uykusuz kaldığında

Soru 2- burhan’ın en çok okuduğu şair kimdir?
a- Ahmet telli
b- Özdemir asaf
c- Cemal süreya
d- Attila ilhan
e- İlhami çiçek

Soru 3- onun için en çok kullanılan lakap hangisidir?
a- Fuzuli
b- sarı
c- Kadim
d- burhanerella
e- buri

Soru 4- burhan’ın lisans eğitiminin mevcut not ortalamasının aralığı hangisidir?
a- 1,5-1,8
b- 1,8-2,0
c- 2,0-2,5
d- 2,5-3,0
e- Üç üstü de olmaz artık, o zaman hiçbiri

Soru 5- en büyük hayali nedir?
a- Restoran açmak
b- Kitap yazmak
c- 81 ili gezip, turkiye tanıtım katalogu oluşturmak
d- Yurtdışını gezmek
e- Milletvekili olmak

Soru 6- Burhan’ı nasıl tanımlarsınız?
a- Biraz çılgın,biraz umarsız
b- Biraz hüzün kovan,biraz gönül çelen
c- Huysuz ama tatlı
d- Melankolik ve romantik
e- Mesafeli ve seviyeli

Soru 7- En çok neyden nefret eder?
a- Öğrenci değişim programlarında yer alan yabancı öğrencilerin bir araya gelip eğlence adı altında saçma sapan şeyler yapmasından
b- Yeni yetme gençlerin k yerine q ya da c yerine j kullanmalarından ve garip saç kesimlerinden
c- Siyasetten
d- En alakasız insanların kendilerini delikanlı ilan etmesinden
e- Hepsi, al sana tepsi

Soru 8 – En fazla zorlandığı ders hangisidir?
a- Fizikokemistri
b- Fizik
c- Termodaynamik
d- Fuliyd mekhaniks
e- Hepsi ve daha fazlası

Soru 9 – Hiç demeyeceği şey nedir?
a- Üstü kalsın
b- Biraz indirim yapamaz mısınız?
c- Pardon tanışabilir miyiz?
d- Ama hocam, o öyle değil, böyle?
e- Hepsi

Soru 10 – Olmazsa olmazı nedir?
a- Yolculukta müzik
b- Kahvenin yanında eti burçak
c- Kahvaltıda peynir
d- Cümlede ‘’neyse, boş ver’’
e- Yanlışsız sınav

burhan

derman arardım derdime,derdim bana derman imiş,burhan arardım aslıma,aslım bana burhan imiş...

5.09.2010

Şairler Üzerine...

Şiiri yaşamakla bir tutan, şairliği yaşam şekli sayan bu insanların her biri edebi deha olmanın yanında gönüllü gece nöbetlerimin kadim yol arkadaşıdır da. Her gece aynı yerde aynı zamanda söz vermişçesine yan yana kol kola karşılarlar beni. Yine sevmeyi gündemine oturttuğum o gecelerden birinde içlerinden biri:‘’sevmekten bahsedersin ha? Gel ben sana anlatayım sevmek nedir’’der elini omzuma götürerek. Diğeri anlar gece uzun olacak, durur mu hiç? Ceketinin cebinden çıkarıp yakar bir dal sarma cigarayı. Onu izlediğimi görünce bana da uzatır paketinden‘’ al, yak bir tane, iyi gider şimdi’’ der her zamanki babacan tavrıyla. Diğeri sevecen ve biraz da sitemkâr sesiyle ‘’ Çocuksun sen daha, fesleğen kokmalı nefesin’’der. İçlerinden belki de en yaşlısı bu cigara meselesine müdahale eder: ’’Şimdi gelelim konumuzaaaa, sevmek…’’der susar. Eğilip hürmet gösterir gibi bu tılsımlı sözcüğün önünde susar uzunca bir süre. Sonra devam eder ’’Birdenbire olur sevmek, aşk birden bire olur’’.yine derin sessizliğe dalar, bunun üzerine içlerinden biri en hüzünlü sesiyle başka biriyle konuşurcasına şöyle der ‘’ey aşk elbet başındasındır bela kitabının ne çok dilin var, gece ki anlamadı seni’’. Sonra bana döner ’’ya sen çocuk, gücün yeter mi? bu bela kitabını ezbere hazır mısın?’’. Belli ki bir küskünlüğü var. Daha yolun başında olduğumu düşünerek boynumu büktüm mahcup. İçimden ’’denemeye değmez mi’’ diyebildim sadece. İçlerinden en firari gönüllüsü şöyle dedi içimden geçenleri bilircesine ’’anladık; delikanlı niyetli Tahir olmaya, ama var mı hâlihazırda bir Zühre’’. Kan yürümüş yüzümü yere gömecektim ki içlerinden en genci ve belki de en sabırsızı ‘’ya da bir Anna’’ diyiverdi. Yüzümü kaldırdığımdaysa başka birini hayran hayran gökyüzüne bakarken buldum. Sevdiğinin ismini zikreder gibiydi. Şimdiye kadar hiç konuşmamış olanlardan biri önce iç geçirdi sonra belli belirsiz bir şeyler söyledi ’’ ne olur kim olduğunu bilsem Pia'nın ellerini bir tutsam ölsem.’’. Sırayla her birinin dilinden bir isim duyuldu ve her isim bir şiire tutundu. Orda kaldılar orda yaşadılar. Dinlemeye daldım her bir şiiri. Sonra her birinde kendimi buldum, Anna, Pia veya Zühre yerine sevdiğimi koydum. Herkes kendi şiirinde kaybolurken yavaş yavaş benimle kalan sonuncusu şöyle diyiverdi:’’kendinle konuş delikanlı, kendinle konuş, bak hazır zaman da sabaha karşıyken’’. Sabahı etmiştik hep beraber. Günle birlikte hepsi birer ikişer kaybolmaya başlar fakat satırları kalır zihnimde...



3.09.2010

Onbir Ayın Sultanı

11 ayın sultanı olmasına rağmen kendince mevsimleri ve tüm diğer ayları tavaf eden ramazan bu sefer ağustos ve eylül aylarına tekabül etti. Tahtını emrederek, korkutarak veya hükmederek değil nefsini kontrol edebilmesiyle kazanan bu sultan fakir zengin demeden yine tüm hanelere uğradı. Eli boş gelmedi elbette, biraz sabırlı olmamız koşuluyla herkesi ihya etti. En çok da huzur bahşetti bizlere. Sultanım sen çok yaşa!
Sizi bilemem ama benim ramazandan anlayışım namaza oturan bir insanın secdede olduğu kadar Allah’a yakın olmasıdır. Sahurdan iftara kadar yememek içmemek değil benim için ramazan. Yaradan’la sırdaşlık etmek bir nevi. O saatler arasında belki dille değil ama gönülle yapılan bir muhabbet. İçimizden nelerin geçtiğini, niyetimizin salih olup olmadığını, ne kadar zorlandığımızı, zorlanmayı nasıl karşıladığımızı, yorumladığımızı, bunu karşılığında neler kazandığımızı bir O biliyor bir de biz çünkü. Bunun yanında, oruç işsel bir yolculuktur da. Ramazan niyetli olduğumuz anı olduğu kadar geçmiş günlerimizi nasıl geçirdiğimizin ve nasıl değerlendirdiğimizin çetelesini bir anda önümüze koyuyor. Bu bağlamda Ramazan’ın kendimizle bir hesaplaşma ve muhabbet içinde sürdüğünü söyleyebiliriz. Sultanın huzurunda kimisine göre sorguya çekilmek, kimine göre söyleşmek gibi. Kimi korkuyor, ne yaparsa yapsa haklı olduğunu iddia ediyor, kendini bilenlerse ‘’Sultanım en doğrusunu bilirsiniz.’’ demekle yetiniyor.
Bu yazıyı kaleme almamın sebebiyse yaptıklarını farklı yorumlayanlar ve kendilerini doğru addedenler üzerine. Yukarda da ufak bir girizgâh yaptığım gibi ramazan aslında nefis kapanıklığının yanında zihin açıklığıdır, kendini bilmektir ramazan. Lafım tabiî ki sultan makamına yaraşır davranışlarda bulunmayan kişilere. O kişiler ki iftar sofralarını alışveriş’e döndürürler, başkasının yaptığı takdirde zorunlu bir şey olarak görürler. Kalmadı kendi sahip olduklarıyla kıyaslarlar sofradaki nimetleri. Kapıdan misafiri girdiğinde tebessümle karşılamak olmaz ilk yaptığı, kılık kıyafetine bakmak, şöyle baştan aşağı süzmek olur. Kıskanırlar ve hasetlenirler ama zihin kapanıklığı yüzünden idrak edemezler bu durumu. Ramazan ayında bile dünya malının cezbesi kör etmiştir onları. Oruçluyken öfkelenir ama sabrın aslında ramazanın en temel şartı olduğunu bilmez. Şükreder ama diliyle, ulema kesilir sonra afili cümleler kurmaya çalışıp. Dua edenin sesindeki çıkışa ayak uydurup âmin der ama neye âmin dediğini bilmeden. Kısacası şunu diyorum; oruç sabırdır, nefse yenik düşmemektir ama önce kendimizi bilmemiz lazım ki ne için sabredeceğimizi bilelim ve ona göre orucumuzu eksiksiz tutmaya gayret edelim.

2.09.2010

Tasvire Şayan Çocukluğum I: Evim Evim Güzel Evim

Daha önce de yazdığım bir yazımda ufak da olsa küçük bir yolculuk yapmıştım çocukluğuma ama bugün gerçek bir yolculuk yaptık. İçinde bulunduğumuz ramazan ayı nedeniyle amcamın verdiği iftar yemeğine gitmek şartıyla oldu bu yolculuk. Amcamın eviyle şu an kendisinden pek eser kalmayan eski evimiz aynı bahçedeydi bir zamanlar. Bir zamanların o kerpiç evi yere uzanmış dinleniyor gibi. Zamanını doldurmuş, epeyce yorulmuş olsa da mağrur mağrur yatmakta yerde. Kalk desem kalkacak mıydı? Kalk demedim ama onu yine ayakta beni buyur ederken buldum. Buyurdum. Çocuk oldum yine ve tabi hatırlalar çıkartma yaptı yüreğime, mağlup olup düşüverecektim ki olduğum yere buyur etti beni eskiden ‘’babaannemin evi’’dediğimiz odaya. Çok odası yoktu ama biz tüm odalara ev derdik; babaannemin odası da babaannemin yaşadığı odaydı işte. Bir divan vardı köşede. Divanın başucu odadaki iki camdan birinin önündeydi. Diğer camın önündeyse gri bir çekyat vardı. Geceleri ağabeyimle benim yatağım olurdu bu çekyat, ne de yumuşacıktı. Cam kenarında hep ben uyurdum. Uyuyana kadar yıldızları seyrederdim çünkü. Yerime ağabeyimi eze eze geçtiğimi unutmam. Ve tam yatmadan annemden su istediğim çoğu akşamı da. Konuşurduk ağabeyimle ne var ne yok, gündüz ne oldu olmadı ya da hayalini kurardık birtakım şeylerin. Aklımda kalan en vurucu örnekler köyde olup ta mahrum kaldığımız yiyecekler olurdu genellikle; çokella mesela. Mis gibi taze inek sütü, ağabeyimle samanlıkta balyaların arasında aradığımız bulunca da sevinçten çıldırdığımız ve kendi ellerimizle topladığımız yumurtalar, İsmail ağabeyin sucukları, babaannemin yaptığı köy peynirleri ve el yapımı tereyağları. Kahvaltılarımızı bunlarla geçiştirirdik ama bir tek şokella yoktu. 
Yumurta toplama işini ben üstlenirdim genelde; zevkliydi çünkü oyuna dönüştürmüştük bir nevi, kolay değildi tavukların nereye yumurta yapacağını kestirmek. Kümesimiz de vardı ama pisliğinden olacak tavuklar samanlığı tercih ediyorlardı. En az yumurta kadar diğerlerinin de bir anısı var elbet. Fırın evinde yapılan peynirler. Ne heyecanlı olurdu onları sıkmaya bırakmak, kalıba sokmak sonrada beklemek. Her peynir yapıldığında da annem bir güzel yoğurup sıcak ekmek yapardı. Beş tepsi yapılırdı her defasında. Fırını harlamak babaannemin göreviydi. Sacayaklarını ayarlamak ve gündöndü sapı getirmekse benim. Ve fırına sürerdik beş ekmeği. Belki çok iyi ifade edememişimdir ama bu ekmek günleri çok önemliydi bizim için. Ekmeğin en tazesi o gün olurdu. Bilenler bilir köy ekmeği çabuk bayatlar. Her gün de yapılamayacağı için bayatlardı tabi o beş tava ekmek. Gün be gün bizde iştahsızlık baş gösterirdi. Ekmeklerin bittiği son günse hiç ekmek yemezdik nerdeyse. Sonraki gün ekmek yapılınca kıtlıktan çıkmışçasına saldırırdık fırından yeni çıkmış dumanı üstünde ekmeklere. Ekmeğin üstünde eriyen tereyağını da nasıl unutulur. Arada salçada eşlik ederdi tereyağına. Tam bir şenlik havası. Tereyağına gelince, bazen süt fazlası olunca sütçüye götürmezdik ve ayran yapardık o kadar da ayran içilmez tabi. Napalım derken yayık ve tokmak çıkardı ortaya. Nedendir bilmem hep elime tutuştururdu babaannem tokmağı,’’al bakalım kuvvetli kuvvetli döv ayranı’’. Kuvvet sözcüğü gaza gelmeme yetip de artarmış belli ki. Yağ alınırdı üstünden ve ayrılırdı yağsız kalmış ayrandan. Düşününce insanın emek verdiği şeyi yerken aldığı zevk ve mutluluk hiçbir yerde yok gibi.
Şimdi tekrar babaannemin evine gidelim. Kahvaltının dışında öğlen yemeklerini de burada odanın orta yerine kurduğumuz yer sofrasında yerdik. Okuldan eve geldiğimde sofra zaten kurulmuş olurdu. Tam tekmil kurulmuş oluncaya kadar da önlüğümün altından göbeğimi çıkartıp kendimi yüzükoyun divana atardım. Komik, saçma belki ama göbeğimde duyduğum o serinlik duygusu başkaydı. Öğle yemeğinde genellikle babaannemin en iyi yaptığı ikinci yemek; yeşil mercimek konulurdu önümüze. Bıkmak üzereyken annem yetişirdi imdada. Annemin tarlaya gitmeyip evde kaldığı günler şanslı hissederdik kendimizi. Oda da eski ve küçük bir soba vardı bir de. abimin banyo yaptıktan sonra kurulanayım diye yaklaşıp göbeğini yaktığı soba. Bu sobanın yakmak ve ısıtmaktan başka bir fonksiyonu daha vardı ki oda tabiî ki kızarmış ekmekler. Bu kızarmış ekmekler de genelde hafta sonları ya da okula gitmediğimiz zamanlar yapılırdı. Kar yağıp da tatil olunca mesela. Kızarmış ekmeklerle başlanan güne dersin olmayışı, diz boyuna gelen kar ve içine saman doldurup yaptığımız kaydıraklar da sırasıyla eklenince bizden mutlusu olmazdı. Bu odayı biraz daha tasvir etmek istiyorum. Karşılıklı iki duvarda uzanan raflar üstündeki envai çeşit ilaç birkaç mum, iğne iplik ve metalden bir saat bu odanın demirbaşı sayılırdı. Basmadan yapılma perdeler ve halının altındaki hasır, divanın altındaki çamaşır dolu sepetler ve aralara sokulmuş kalıp sabunlar… Bunlar da olmazsa olmazlardandı tabi.
Şimdiyse başka bir eve yani ‘’ortadaki ev’’e geçelim. Bu oda diğer iki odanın ortasındaydı ve babamın ve annemin şahsi odasıydı. Bir yüklük, bir yatak ve bir gardırop vardı. Çok bir anım yoktu doğal olarak bu odada. Yine de bu oda tavandaki avizeyle diğerlerinden ayrılırdı. Şekil verilmiş cam çubuklardan yapılmıştı bu avize. Bazen bu cam parçaları çıkarıp alırdım ne akla hizmetse. Annem mamak kalan avizeyi fark ettiğinde bu kaçamağı da geride bırakmış olacaktık. Bu odaya ait aklımda kalan diğer bir görüntü yatağın altında babamın askerden anneme gönderdiği mektuplarla dolu çantadır. Özel mözel dinlemeyip canımız sıkıldığında son çare bunları okumak olurdu. Evde zaten okunacak ole çok fazla şey yoktu. Sonraları Redkit, Demir Bilek gibi çizgi romanlar ve bazı öykü kitapları girdi de mektuplar rahat bir nefes almış oldu.
Ortadaki evi terk edip hemen yanındaki odanın tahta kapısını aralıyorum. Buraya ‘’televizyonlu ev’’derdik. Neden olduğunu açıklamama gerek yok sanırım. Bu oda da teknolojik açıdan diğerlerin arasından sıyrılıverirdi. Tabi bir de yeni çekyatlar, ortadaki ahşap sehpalar, onların üstünde annemin çeyizinden kalma örtüleri ve daha üstündeki küllükler. Televizyonsa sürmeli bir vitrindeydi. Vitrinin al kısmında da babamın zamanında getirmiş olduğu envai çeşit cam eşya fincanlar ve bardaklar… Tabi bunlar ağabeymin daha bebekken vitrini devirdiğinden geriye kalan eksik takım eşyalar. Dünyayla ilk bağlantıyı bu odadaki philips marka renkli ekran televizyondan kurduk. İlk çizgi filmimi(arı maya)de bu televizyondan izledim. Bunların yanında annemin izlediği pembe dizi… Adını bilmiyorum ama araştırırsam bulurum sanırım. İki kız vardı dizi de ikiz kardeşti bunlar ama biri kötü biri iyiydi ve kötü olanda maske vardı. Annem bizi bile unuturdu bu dizi başladığında. Babaannemin evine yatmaya gitmeden önce burada vakit geçirirdik. Burada da bir soba vardı diğerinden daha hallice. İşte benim arkasına serilmiş döşekte suluboya çalıştığım soba bu sobadır. Yine bu sobanın hemen yanı başında küçükken annem bizi yıkardı bir güzel leğen içinde,yine sobada ısınmış sularla. Bu banyo gecelerinin sabahında okulun olması mı daha çok sıkardı canımızı bizi yoksa annemin bizi hatır hatır çitilemesi mi bilemiyorum. Bu odaya dair bir şey daha söylenmeli annem bu haneye gelin gelmeden önce babaannemin dediğine göre burası eskiden ‘’mandaların evi’’ imiş. Evet, zamanında mandalar barınırmış bu odada
Tüm odaları da anlattıktan sonra tüm bu odaları birbirine bağlayan ‘’hayat’’ tan bahsetmek istiyorum. Hayat dediğimiz bildiğimiz salondu. Salonun bir ucunda bir divan bir ucunda da mutfak vardı. Salonda bazense masa olurdu. Altında çocukluğumun geçtiği kendime ait bir dünya yarattığım masa. Hayat’ın camları ‘’avulluk’’a bakardı. Avulluk dediğimiz de bahçe oluyor. Her iki camın önünde de çiçek açmaya başlamış iki erguvan fidanı vardı. Bu fidanlar şimdilerde yıkılmış evin yerini bizlere hatırlatan tek şey. Dediğim gibi hayat doğrudan bahçeye açıldığından, hayattın da olmazsa olmazları sineklerdi. Yine annem günlük ev işlerinden sonra eline bir havlu alır onları dışarı savardı. Vurmayla bitecek gibi değildiler. Zaman zaman ben de nasibimi alırdım bu işten. Tek bir sinek kalmayıncaya kadar annem beni alıkoyardı. Bir diğer ayrıntı da hayattaki lavaboydu. Gülünçtü bu lavabo. Zamanla içeriye su tesisatı getirilir diye kurulmuştu bu lavabo ama su evin içine girmedi. Annemin içinde kalan ukdelerden sadece bir tanesidir bu. İçerde belki su yoktu ama bir çamaşır makinesi vardı. Eve girişini pek hatırlamadığım, suyunu elle doldurduğumuz ve bir hortum sayesinde bahsettiğim lavaboya boşalttığımız mavi bir merdaneli çamaşır makinesi. Annem bazen beni merdanenin karşısından çıkan çamaşırın yere düşmemesi için de beni görevlendirirdi. Diğer bir anıysa hayatta bir kahvaltı kurulduğu sırada ağabeyimle balonla oynarken kaynar çayı ayağımla devirmiş olmamdı. Hala izi vardır sağ ayağımda ve bu belki de o evden kalan tek somut iz.
Ve evimizin son bölmesi; mutfak… Çok bir şey yoktu mutfakta. Sadece tahtadan yapılma, içinde tabak çanağın bulunduğu iki dolap. Vita marka margarinler saklanırdı bu dolaplarda. beko marka ocaklı bir fırın ve aeg marka bir buzdolabı. İlk yemek yapmaya burada başladım. Peynirli omlet yapacağım derken peynirleri yakmıştım. Yaşım kaçtı bilemiyorum. Yine burada ağabeyimle karpuz yerken gülme krizine yakalanmıştık. Sucuğun yerini adım gibi bilirdim annem olmadığı zamanlar mutfakta alırdım soluğu. Değişik yiyecekleri aynı anda ağzıma atmayı denerdim. Bunlardan birinin midemi bulandırdığını şimdi bile hatırlıyorum.
Şimdi birazda dışarı çıkalım; bahsettiğim peynirleri ve ekmekleri yaptığımız eski fırın evinden ve fırından hiçbir eser yok şimdi. Zamana ilk yenik düşen onlar olmuştu. Bu fırın evinde geçen en güzel anım ise şöyle; yukarda babaannemin en iyi yaptığı ikinci yemeğin yeşil mercimek olduğunu söylemiştim. İlkiyse ‘’karma’’dediğimiz taze soğanın ve ıspanağın unla karılmasıyla kapılan sebze köftesi gibi ama şekil verilmeden, tavaya yayılarak yapılan yemekti. Anlatırken kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir lezzetti. Peçkada ateşle yapılması da ayrı bir lezzet katardı. Babaannem her karma yapışında ikizim ve ben pusuya yatar babaannemin karmayı peçkaya koyuşunu bekler ve en küçük hareketini dahi gözlerdik. Ellerini yıkamaya ya da içerden bir şey almaya gittiğinde koşa koşa fırın evine koşup tırtıklamaya başlardık ucundan köşesinden. Sonra dediğim gibi şekli olmayan bir yemek olduğundan tavada açtığımız boşlukları kapatırdık. Çocukça bir adrenalin işte.yakaladığım da oldu elbet.
Babaannem: noldu be kızanım neye beklersin burada.
Ben: hiç babaanne çalı sürdüm altına, altında ateş kalmamış da.
Güzeldi bre.
Bahçemiz büyüktü her köy evinde olduğu gibi. Bahçe sınırları içinde fırın evinden ve evimizden hariç bir kömürlük bir samanlık ve bir ahır ve kümes vardı. kerpiçden yapılma kömürlük ve derme çatma olan kümes de ilk yıkılanlardan. Tavuklara bile hayrı olmayan kümese çok uğramazdım. Yalnız civciv çıkartırdık yumurtalardan onu hatırlıyorum. Tavuk gorkladığında yumurtalar karalanıp altına sürülür yumurtanın sıcaklığını korumak için. Bu yumurtalar kedilerin ulaşamayacağı yüksek bir yere konurdu. Sonrada beklerdik civcivlerin çıkışını. Kömürlükle işim olurdu biraz. Kömürlükte odun kömürün haricinde tavuklar için sakladığımız buğdayın saklandığı kerpiçle sınırlandırılmış bir bölme vardı. Babaannem kendisine ziyarete gelenlerin getirdiği meyve sebzeyi hep bu buğday içine saklardı. Bunu da keşfettik olduk tabiî ki zamanla, mükâfatımızsa elma armut ayva oldu. O kadar buğdayın içinde onları bulmak zordu ne de olsa. Ahır ve samanlık betonarme yapılar olduğundan hala ayaktalar eskimeye yüz tutmuş olsalar da. Ahırın üç bölmesinden birinde danalar birinde inekler birinde de yemler vardı. Boğalardan korkardım ama inekleri bizden biriymiş gibi severdim. Hepsi de kız gibi güzeldi. Birçoğunun doğumuna şahit olduk. Buzağının ne zaman geleceği belli olmazdı. Gece vakti geldiyse ve bana haber vermedilerse çok kızardım. Bir canlının doğumunu izlemek, o canlının titrek bacaklarına rağmen hayatta kalmaya çalışmasına nefes almasına ve anne ile yavrunun arasındaki o kutsal bağa şahit olmak çocuk bile olsanız büyüleyiciydi çünkü. Doğum gerçekleştikten sonra annenin onu yalamasını izlerdim. Artık aileden biri de olduklarına göre isim verme faslına geçerdik, ailede herkes isim koymuştur herhalde, babam abim annem. Ben koydum mu bilemiyorum, küçüktüm daha ama isimleri hatırlıyorum; ipek, oya, canan ve diğerleri. Doğumu izlememiş bile olsam buzağıları emzirmek bana düşerdi. Annesinin sütüyle doldurduğumuz biberonu ağzına tıkmak daha doğrusu ağzında devamlı tutmak zor olurdu. Emzik emme alışkanlığı yoktu ne de olsa. Bazen parmaklarımı bile emerdi emzik niyetine. O küçücük hayvanın ıslak diline elimle dokunduğumda, elimi emdiğinde aldığım o gıdık duygusunu nasıl anlatabilirim? Anneleriyle de ilgilenirdim zaman zaman. Bir ara annem süt sağmayı da öğretmişti ama sağım makinesi alınca bunu kullanmayı öğrendim. Evde abim ya da babam yoksa öğlenleri hayvanların altlarını sürgüyle ben temizler, önlerine yemlerini ben koyardım. Bazense bir fırçayla tımarlardım kızları. Yine saçma gelebilir ama bazen hangi hayvan daha çok işedi hangisi daha çok yaptı diye başlarında beklerdik kızların her şaşırtıcı hamlesine ‘’uuuu, waawwww, ohaaaa, gördün mü’’diye refleksler verirdik. Utanma duygusu var mıydı kızların bilmiyorum ama varsa çok utanmışlardır o zamanlar… Ahırın çatısından da bahsetmek lazım, dut ağacının dallarlı çatıya uzanırdı o vakitler. Çatıya çıkar, olmuş olmamış dinlemeden dut yerdim. Bazense detektifliğe soyunurdum. Elimde dutlarla evin sokağa bakan köşesinde yer alan dutun altına oturup flört etmeye çalışan gençleri izlerdim nefes bile almadan. Sinema-patlamış mısır ikilisini kendime göre uyarlamıştım. Bir keresinde de yine çatıya çıkmıştım ama korkudan; elindeki gerilmiş sapan elimden kayıp babaannemin gözünde çaklayınca. Çok korkmuştum annemin vereceği tepkiden yani yiyeceğim dayaktan. Saatlerce o sıcaklarda ahırın çatısında oturunca kızamadılar bile acıdılar ancak. Sonra babaannemin de iyi olduğunu anlayınca ve annemin de acıma duygusu ağır basınca indim.
Bahçede bir dut ağacı ve yabani erik ağacı vardı. Dutlar olduğunda bir çarşaf gerer toplardık hepsini. Eriklerdense marmelât ya da kak yapılırdı. Aynı ağaçlarlın altında, ellerimizle topladığımız sarımsakları ve soğanları örerdik kışa saklamak için. Şimdi yerlerinde yeller esiyor hepsinin. Odun niyetine kesilip yakılmış. Yalnız biri hala ayakta. Ağaç evi yaptığımız ve gençlerin altında flört ettiği o kocaman dut ağacı. Binmekte zorlandığım inerken daha çok zorlandığım iki odalı o ağaç evi. Ağaç evi artık olmasa da, ağaç tüm yaşananların nişanesi olarak hala ayakta.
İşte bu kadar. Bu kadar değildi aslında bir zamanlar. Unutulan birçoğunun arasından bunları son anda kurtarmış gibiyim. Kurtarılan bu kadar uzunca tasvir edilen çocukluğum aslınsa. Bu kadarını yazmayı borç bildim o küçücük çocuğa ve tasvire şayan çocukluğuma…

31.08.2010

ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.

Birkaç önceki yazımda da belirtmiştim, geceler düşünsel ve yazınsal alanda kendimizi ortaya koyabilmemiz için büyük bir velinimettir. Bu gece de başımı yastığa koyduğumda gün boyu en çok kendimizi kandırdığımızı düşündüm. Başkalarına samimi görünme ya da yaranma niyetimiz kendimizden ödün vermemizi şart koşuyor bizden. Örnek verecek olursak; iş hayatında yer edinebilmek için işverenin suyuna gitmek… Öğrenciyiz diyelim, hangimiz okulunda davrandığı gibi aile içinde de davranabilir? Karşıt cinsten hoşlandığımız vakitler ilk sorduğumuz ‘’ne tarz müzikler dinliyorsun’’ gibi sorular biraz da takındığımız yapmacıklığın altından başarıyla kalkmak için değil midir? Bunun gibi örneklerden kaç tane sıralayabiliriz, kaç parçaya ayrılıyoruz sahi? Kaç şablonumuz var bize ait? Yüzlerce sanırım. Aynalar bile çaresiz kalmış, ayna ayna söyle bana dediğimiz her vakit, söyleyememişler. Yorulmuşlar yüzlerce benliği karşılarında buluvermekten. Sonunda aynalardan da medet ummaz olmuşuz bazılarımızsa küsmüş. Mevlana hazretleri de aynı şeyi düşünmüş olacak ki zamanında o kıymetli sözünü bağışlamış bizlere: ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün. Hepimizi bu çoklu benlikten kurtulmak ve bunca kaybolmuşluğun içinde silkinip kendimizi bulmamız için bizi davet etmiş. Davete icabet etmek uygun düşer, hele ki böylesine yüce bir zattan gelmişse. Bunun yanında psikoloji âlimleri de Mevlana hazretlerinin hoşgörüsüne sığınmış olacaklar ki şöyle düşünmüşler: bireyin günlük yaşamdaki ihtiyaçlarıyla ilişkili olan tavırları vardır. Bilinç ile bilinçdışı arasında sürekli bir yer değiştirme söz konusudur ve aralarında belirgin bir ayrım yoktur. Ne düşüneceğimizi önceden tahmin edemeyiz, bilinçli isteklerimizden bütünüyle farklı bir yönde beklemedik düşünceler oluşabilir. Bunu da ‘’persona’’ diye tanımlamışlar. Ne tesadüftür ki persona’nın antik yunanda anlamı maskedir, hani şu tiyatro sahnelerinde kullanılandan. Benim fikrimi soracak olursanız, tiyatroyu ustalarına ve sahnesinde bırakalım, hayata salıvermeyelim. Keza madden olmasa da manen yorucu gibi tek bedende bunca alt benlik ve madem aynalar da uzaklaştı bizden, her bir benliğimizden ,biz kendimizin aynası olalım ve sadece olduğumuzu hissettiğimiz şeyi gösterelim…

30.08.2010

Heveslerden Resim...

Heveslerden bahsetmişken bir arkadaş, ben de değineyim dedim bu konuya. Heves saman alevi gibi gelir geçer görünse de kimi zaman, yeter de artar çerçöpe dönüşen arzu dünyamızı tutuşturmaya. Evet, belki titrek bir kibrit alevidir heves; ha söndü ha sönecek ama kâfidir çerağ uyandırmaya. Yanmıştır da belki gün ortasında; gündüz vakti yanan çerağın kime ne faydası dokunmuş. Ne yapacağımızı bilemediğimiz, yalpaladığımız bu karanlık zamanlar ışığın kadrini kıymetini bilmek içindir. O sakındığımız hatta korktuğumuz karanlık besler ışığı. Açıkçası, böyle düşünmemin bir sebebi de kendi karanlığımın uzun sürmesi ve uzun zamandır beklediğim o ışığın ben geliyorum diye bağırması. Bugün yarın kapıma dayanır en vefasız ama aynı zamanda af dileyen tavrıyla. Bu sefer resim için gelse gerek. Uzaklardan alı al moru mor biz ışık huzmesi karanlığa iyiden iyiye alışan göz bebeklerimi zorluyor çünkü. Yeni bir güne uyanmak gibi bir şey bu. Tek tek düşen cemreleri sayıp da baharı beklemek gibi... Heyecanlıyım evet çocukluğumda resim yaparken olduğum gibi. Zaten resimle uğraşmanın kendisi çocuk olmak gibi. Zamanla büyürken küçülttüğümüz hayalleri kâğıt üstünde yeniden büyültmek gibi. Mor bir deniz, uçan insan, ağlayan ağaç, gülen güneş, bacası tüten mutlu ev… Hepiniz hoş geldiniz şimdiden ve tabi sen, en sert kışlar sobanın arkasına serilmiş döşek üstünde küçücük resim defterine hayallerini fısıldayan küçük çocuk, sen de hoş geldin şimdiden…

29.08.2010

Benim Güzel Perilerim, Siz Yine de…

Bir ağustos gecesi… Saat sabahın ilk saatleri, akreple yelkovanın amansız yarışını izlerken göz ucuyla, kendi içimde de bir mücadelenin var bulduğunu idrak edebildim ansızın. Uykuya dalmadan önce günü kurtarma çabasındaydım hala. Boşa harcanmış gündüz vakitlerinden sonra gecelere bel bağlamak belki…’’gece vakti uyumaktan başka ne yapılabilir’’ da diyebilirsiniz. Fikrimce, düşünsel ve yazınsal alanda kendinizi ortaya koyabilmenizin yolu yalnızlıktan geçer ve yalnızlık da en çok gecelere tekabül eder. Geceler bazılarına göre zifiri karanlıktır bazılarına göre aslında aydınlık. Günle kaybolan gölgeler varsa, geceyle ayyuka çıkan aydınlıklar neden olmasın ki? Ben gibi birçoğu buna ilham diyor. Pek tabi. Ama J. M. Barrie şöyle diyor; kim bir yerde ilham derse orda bir ilham perisi ölüverir. Bu durumda bırakalım da ilham perileri gönül rızasıyla geliversin. Bize düşen uygun ortamı hazırlamak olsun; benimkisi de yukarda dediğim gibi geceler oluyor genellikle ve yalnız kalabildiğim bazı gündüz vakitleri.
Bu günü kurtarma çabasının yanında geceleri ayakta olmanın bir sebebi daha var ki, o daha acı bir gerçek; hep aynı sabaha, değişmeyecek olan güne uyanmak aynı sıradan işleri yapmak(birkaç bilgisayar oyunu oynamak bazı sanal sosyal sitelerde sosyalleşme gayreti, birkaç televizyon programı izlemek, biraz alışveriş) hatta bu yaptıklarını fark edememek bile. Ne var ki; bu sanal sitelerden, oynadığım oyunlardan, süpermarketlerden ya da TV programlarından teki bile değişmiyor. Bu durumda uyumayı reddetmek kaçınılmaz gibi, şayet bu bahsettiklerim sizi rahatsız etmiyorsa. İşte bu yüzden benim uyku perim ile ilham perim eskiden beri süregelen bir savaş içerisindedir. En az akreple yelkovanın savaşı kadar da kıran kırana ve mutlak. Yüksek sesle UYKU ya da İLHAM desem belki son bulacak bu savaş ama ya Barrie’nin dediği doğruysa? Gel gör ki; iyelik ekini ekleyip benim demişim, uyku perim ve ilham perim diye benimsemişim ikisini de. İşte bu yüzden ne uyku derim ne de ilham birinden biri ölüvermesin diye… Birinden biri yoruluverir elbet kılıç sallamaktan.

Benim güzel perilerim siz yine de BENİM İÇİN KAVGA ETMEYİNİZ.

25.08.2010

Herdem Hemdem

su niyetine can suyumuzu,kanımızı koyduk.çay içinse biraz hayat.hayat derken hayat işte;acısı, üzüntüsü, sevinci, huzuru,inişi çıkışı,zorluğu kolaylığı, uykusu uyanışı,ayrılıkları,kavuşmalarıyla aklınıza gelebilecek her renk ve her doku.sonra kanımızı canımıza kattık ekledik hayata.ulaştık sanki hemdem olmuş bu harmana.bekledik biraz.tam usandığımız anda ''zaman'' diye fısıldadı biri ve yineledi ''zaman!''.eksik gibiydi birşeyler;''yeter mi?''diye sordum.''ateş gerek a oğul.''dedi en sıcak sesiyle,''ateş içinse aşk,muhabbet ve selamet.''.sonunda insan kanı,aşk rengi kızıl bir dem çıkıverdi ortaya.gözümüz deme baktı.baktı da,doymadı yine de.muhabbet eksik kalmıştı.bundan dolayıdır ki gözler herdem hemdem olan kişiyi arar o gün bugündür...