1.08.2011

İmlendim

Duyuyor musun?
O ışıltılı titreşimleri
Meleklerin ayak izleridir onlar
Ve her birinin her milimini görüyor musun?

Gece bir kenarda kestirirken
Yürüdüm koşar adımlarla
Ve geldim su gibi sızarak
Beni çağıran limanıma

Duyuyor musun?
Bil ki duyduğun bu ezan
Bir şehri tavaf ettirir
Bir minarenin etrafında

Hissediyor musun?
Tüm yapraklar uyandı benimle
Durdular sıra sıra
Ve yandılar koşulsuz şartsız

Görüyor musun?
Ben büyüyorum
Kesip parçalayarak günah yerlerimi
Ve ekleyerek tenime yeni bir ten

Duyma ya da,
Hissetme
Görme de!
Ama kalakal seni imleyende.
Orda yaşa.


30.07.2011

Kelebekler

Özenmişsem kelebeklere,
Olacaksa benim de kanatlarım 
Ve kırlar da mekanım 
Özgürlük diye,
Çarpacaksa sol yanım.
Allah'ım, 
Ol de, 
Ben de kelebek olayım !

Mevlana

-

bir zamanlar 
''ya kelebek değilsem?''
diye ne kadar korkmuştum
  
İ. Tenekeci

Edİp Cansever'e


Kapalıçarşı esnafı tedirgin
Yangın ha çıktı ha çıkacak
numara otuzikide bir şiir döküm evi
Başlarında umursamaz bir Edip
Yakar durur şiirini
Yakar gibi koca bir şehri

Ve boşuna değildir 1954 yangını
Ya o yangın çıkmasaydı

Cemal Süreya'ya

Sen kimsin be adam!
Dört kez evlenmişsin
Yine de sapıyla severmişsin kadını
Yirmi dokuz da ev değiştirmişsin
Daha baştan kiracısın bu dünyada
Gezersin,o sokak senin bu sokak benim
Aslında her sokak senin
Üstünde bu beyaz pardesü
Cebinde sahipsiz mektuplar

Sen kimsin be adam
Sigaranda bir Cemal Süreya
Tüttürmektesin

28.07.2011

ahmet çuhacı


eski iyi değildi
şimdinin hükmü yok
yarını bilemem


Düştüğü ve Doğduğu Gibi

Sormayın ‘bir yağmur tanesi ölür mü?’

Elbet ölür
Düştüğü gibi dünyaya
- ki bu toplu bir intihardır, adına sel denir bazen -
Gömülür o en kadim ananın kucağına
Bilinmeden daha kimliği
Nereden gelip nereye gitmek istediği
Söylese bile hatırlanır mı ilk yağmur yağışında
Bilinir mi henüz tefsir edilmemiş derdi

Elbet ölür
Doğduğu gibi dünyaya
Ve onu henüz tanıyamadan
- oysa dünya zorlu ve sert bir kara parçasıdır sadece-
Ve bilmeden
Sevenlerin gönüllerinde neleri uyandırdığını
Bir dokunuşu, bir kokuyu
Dahası bir aşkı
Yine de boşa değildir bir yağmurun yağışı

27.07.2011

Fuzuli' ye sitem

 
Ve aslı olmayan bir şeye,
Beni bunca yıl inandırdı diye,
Dargın öleceğim Fuzuli ye..

Küçük Prens



-Günaydın, dedi Küçük Prens.
- Günaydın, dedi satıcı.
Adam susuzluğu gideren çok etkili haplar satıyordu. Haftada bir tane yutunca artık canınız bir şey içmek istemiyordu.
- Neden satıyorsun bunları? Diye sordu Küçük Prens.
- Zamanı çok ölçülü harcıyor insan bunlarla, dedi satıcı. Uzmanlar hesapladılar. Haftada elli üç dakika biriktiriyorsun.
- Peki bu elli üç dakikayı ne yapıyorsun?
- Canının istediğini..
“Benim“, dedi kendi kendine Küçük Prens, “Harcayacak elli üç dakikam olsaydı, yavaş yavaş bir çeşmeye doğru yürürdüm..“

26.07.2011

Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir


sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba
dumanı da caba

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş

ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle döğüşemem
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş...


Gece Duası

Başımı yastığa koyduğumda
‘hadi düşün beni’ dedi bir ses
Düşündüm
Çok düşündüm
Bilinmeyenler ülkesinde
‘düşün’ iline vardım
Varınca bir meydana oturup dua ettim
Yalvardım
‘Allah’ım
Beni kendi düşüncemden koru
İndir kucağımdan geceyi
İndir ki artık uyuyayım
Sen indirmeden yıldızlarını’
Yine de insanoğlu seviyor aklının almadığını
Söz geçiremediği sesleri.

Göğe Bakma Durağı



SENİN BU ELLERİNDE NE VAR BİLMİYORUM
TUTTUKÇA GÜÇLENİYORUM
KALABALIK OLUYORUM...


25.07.2011

Eda, bir çöl ahusu...

hani o şarkılarda geçtiği gibi,hem bükülü ipek hem iğne oyası...




20.07.2011

Dünyaya Neden Geldik

Tüm insanlar yaratıcının tinsel birer çocuğudur aslında. Yaratıcı hepimizin topraktan bedenine kendi ruhundan üflemiş, hepimize kendinden birer parça bahşetmiş ve yeryüzüne indirmiş. İnsan, en başta da Adem, daha en başta biliyordu tabi yaratıcının çocuğu olduğunu. Ama bu bilince vakıf olmak kâfi değildi hiçbir zaman. Bir şeyi bilmek ve tecrübe etmek farklı şeydir. Bir insan ne kadar iyi bir insan olduğunu bilse de bunu tecrübe etmedikten sonra iyi bir insan değildir pratikte. Bir çocuğun kendi zekâsının farkında olup yine de bunu tecrübe etmeyip sınavlarından kötü not alması gibi. Bu örnekten yola çıkarsak ‘hayat bir okuldur’ denir de durur. Hayat bir okul bir öğrenme yeri değildir dostlarım, tabi kendi fikrimce. İnsan olarak biz her şeyi biliyoruz zaten, yaratıcının ruhundan parça taşıdığımız için. Ve zaten bildiğimiz bir şey için okulda dirsek çürütmeyi hangi çocuk ister. Tüm esma Âdem’le birlikte indirilmişti zaten. Tüm bilinç hazırdı el altında. Tam da bu noktada Sokrates de bir anlamda haklı çıkıyor edinilmiş bilgiyi yadsıyarak ve en temel şeyin var olan bilgiyi nasıl ortaya çıkaracağımız olduğunu savunarak. Biz öğrenmeye gelmedik dostlarım. Biz bildiğimizi hatırlamaya ve sonrada bildiklerimizi tecrübe etmeye geldik. Âdem zaaflarına kapılıp, bildiğini unutup yasak meyveyi yediği zaman ona hatırlatmak gerekti. Gerekti ve dünyaya, bu fiziksel everene gönderildi. O gün bu gündür insanoğlun tek arzusu tüm bildiğini fiziksel deneyime dönüştürmektir.  Fiziksellik ise zaten bildiğimiz kavramları deneysel olarak bilmenin en yararlı yoludur. Bu bağlamda Adem’in dünya ya gönderilmesi bir ceza değil bir fırsat, bir hatırlatma gayesidir. Olanı bildirme çabası bir nevi. Peki, kolay mıdır bu zaten olanı bilme işi. Olmasa gerek. Olanı anlamak için olmayanı bilmek gerekir. Tıpkı neptün’ün keşfindeki gibi. 1821 yılına kadar uranüs’ün yörüngesine dair yapılan araştırmalarda her şey olması gereken gibi ve Newton kurallarına uygundu. Fakat o tarihten sonra eski ve yeni araştırmalar arasında azımsanmayacak bir farklılık olduğunu görmüşler fakat bu var olan sapmaların nedenini sağlam bir zemine oturtamamışlardır. Ele gelir tek sav bilinmeyen yeni bir gezegenin uranüsün yörüngesini değiştirmesiydi. Bilimciler genelde bu sav üzerinden gittiler. Yine de bu yeni gezegenin saptanması devrimsel sayılabilecek çalışmalar sonunda olabilirdi ve acilen yapılan araştırmalara göre Neptün 1846 yılında keşfedildi. Sonuç olarak bilimciler var olan bir problemin yani yörüngedeki sapmaların nedenini olası fakat kesinleşmemiş bir sav üzerinde durarak bulmuşlar ve Neptün’ü keşfetmişlerdir.
Olan ve olmayan iç içedir her zaman. Salt iyinin olduğu bir evrende iyi olanı fark etmek sadece kötülüğün de mevcudiyetiyle mümkündür. Neale Donald Walsch ‘in kitabından alınan şu örnekte de olduğu gibi;

Bir zamanlar kendisinin ışık olduğunu bilen bir ruh vardı. Yeni bir ruhtu ve deneyimlere açlış duyuyordu. "Ben ışığım" diyordu. "Ben ışığım" ama ışık olduğunu bilmesi ve söylemesi deneyimin yerini tutmuyordu. Ruhun çıktığı kaynakta yalnızca ışık vardı. HER ruh yüceydi, her ruh harikuladeydi ve her ruh benim ışığımın göz kamaştırıcılığıyla parlıyordu. Bahsettiğim minik ışık güneşte bir mum gibiydi. Kendisinin de parçası olduğu Büyük Işığın ortasında kendisini göremiyor KİM ve NE olduğunu deneyimleyemiyordu.
Minik ruh kendisini bilme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Arzusu öyle büyüktü ki, bir gün ona, "minik ruh, bu arzunu gerçekleştirmek için ne yapman gerektiğini biliyor musun?" dedim.
"Oh, ne yapmam gerekiyor Tanrım? Ne? Her şey yapmaya hazırım!" dedi küçük ruh.
"Kendini bizden ayırmalısın ve kendine karanlığı çağırmalısın" dedim.
"Karanlık nedir?" diye sordu minik ruh.
"Sen olmayan" dedim ve ruh anladı.
Ve ruh kendini bütünden ayırdı. Bir başka boyuta geçti. Bu boyutta ruhun kendi deneyimi için her türlü karanlığı çağırma güü vardı.
Ruh karanlığı çağırdı ama karanlığın tam ortasında haykırmaya başladı:"Tanrım, Tanrım beni niye unuttun?"


Bu nedenle karanlığa ışık olun, karanlığı lanetlemeyin. Siz olmayan şeyle çepeçevre kuşatılmışken kim olduğunuzu unutmayın. Değiştirmek isterken bile yaratıcılığınızı taktir edin. En zorlu anlarda yaptığınız seçimlerin en büyük zaferleriniz olacağını bilin. Yarttığınız deneyimler kim olduğunuzun ve kim olmak istediğinizin göstergesidir.


Neale Donald Walsch

Kendimizi tecrübe etmek için geldiğimizi unutmamalıyız. Bu belki bir sorumluluk ve fazladan bir çabayı gerektirir. Ama kendimizi bilmekle yetinmeyerek hepimizde var olan o tanrısal iradeden bir parçayı tecrübe etmeliyiz. Yani kendimizi. Böyle böyle biçimlendirmeliyiz. Yapmalıyız önce ama sonra yıkmalıyız belki yeni yeni tecrübe edecek bir şeylerin var olduğunu bilerek. Tek gayesi kendini bilmek ve dolayısıyla Allah’ı bilmek O’na ulaşmak olan tasavvuf öğreticilerinin ‘Olmak için ölmek’ dediği gibi ölmeliyiz ama her defasında kendimizi biraz daha bilerek hatırlayarak ve yeni doğmuş gibi.