Belki de mimar olmalıydım, sizler, yani artık benim kimya mühendisi olduğumu bilenler ‘artık çok geç diyeceksiniz’ ama önemli değil, azıcık geriye dönmemin kimseye zararı yok, hem birazcık tasvire şayan çocukluğumdan bahsedersem bu belki’ li cümlelerime siz de hak verirsiniz. Şöyle ki, köyde geçirdiğim çocukluğumda çok oyuncağım olduğunu söyleyemem. Oyuncaksız ve oyunsuz da olmaz, el mahkûm kendi oyuncağımı kendim yapmaya başladım. Neyle ve nasıl başladım bilemiyorum net. Ama ilk aklıma gelenler çocukluğum boyunca babaannemin ilaçlarından yaptığım arabalar olur. Kullandığı ilaçları kutularından belleyen babaannem zamanında benden çok muzdarip olmuştur muhtemelen. Benim için bu ilaçların arasında en kıymetlisi ise ‘talcid’di. Göreceli olarak daha büyüktü diğerlerinden çünkü. Bir yapıştırıcı gerekirdi tekerlekleri için. Onu da Kamber aga’nın bakkalından temin ederdik. Kamber aga mahallemizin kadim bakkalıydı. Çok şey satmazdı bakkalında ama bilirmiş gibi ‘uhu’ bulundururdu her ihtimale karşı. Bu yapıştırıcıları elime geçen kutulardan ev maketleri yaparken de kullanırdım zaman zaman. Ve o evlerde bir çatı katı ve büyükçe balkonlar kondurmayı ihmal etmezdim hiçbir zaman. Bazen de veranda. Biraz daha geriye gidersek, kendime bir masa bulup etrafını battaniyeyle kapatıp kapalı bir oyun alanı inşa ettiğimi hatırlarım. Kendi yarattığım bu alanda- ya da evcik diyelim çocuk dilinde- saatlerce oturup yine kendi yaptığım oyuncaklarla oynardım. Bu şekilde köyün çeşitli yerlerinde oluşturduğum başka başka yaşama alanları da mevcuttu tabiî ki. Bahçedeki dut ağacının tepesine abimle yaptığımız ağaç ev en güzel örneklerden biri bence. İki oda bir tuvalet… Her bir oda yaklaşık yarım metrekare genişliğinde tahta zemin üstüneydi. Tuvalet ise sokağa uzanan bir hortumdan ibaretti. Yaz olup da tarlaya gittiğimiz günlerde ise gündöndü demetlerini birbirine dayayarak oluşturduğum Kızılay çadırıvari çadırlar dikerdik güneşten korunmak için. Yetmezdi evin bahçesine tuğlaları üst üste dizerek oluşturduğum dört duvarın üstüne bir de çuvallardan çatı yapardım. Bunları bana yaptıran neydi bilmiyorum ama kimya mühendisliği olmama sebep olan şeyler olmadığı kesin. Yine de barakaların, yapıların binaların geleceğimi olmasa da geçmişimi süslediği kesin.
16.07.2011
ÜLKE
Saat Çini vurdu birden: pirinççç
Ben gittim bembeyaz uykusuzluktan
Kasketimi eğip üstüne acılarımın
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin
Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi.
Bir takım genç anneleri uzatırdı bir keman
Sen tutar kendini incecik sevdirirdin
Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa
Yalnız aşkı vardır aşkı olanın
Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Kardeşim olan gözlerini unutamadım
Çocuğum olan alnını sevgilim olan ağzını
Dostum olan ellerini unutamadım
Karım olan karnını ve önlerini
Orospum olan yanlarını ve arkalarını
İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
Nasıl unuturum hiç unutamadım
Kibrit çak masmavi yanardı sesin
Ormanlara ormanlara yüzünün sesi
En gizli kelimeleri akıtırdı ağzıma
Şu karangu şu acayip şu asyalı aşkın
Soluğu kesen ağulayan ormanlarında
Yaşadım o kısa ve korkunç hükümdarlığı
Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında
Karadeniz'e karışırdı ordan Akdeniz'e
Ordan da daha büyük sulara
Geceyse ay hemen tazeler minareleri
Kur'an sayfaları satılan sokaklardan
Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar
Ölüm uçar çocuk yüzlere
Ben o sokaklardan ne kadar geçtim
Damağımda dilinin yosunlu tadı
Önce buğulu sonra cam gibi parlak sonra buğulu yine
Bir takım tavşanları andıran bir takım su hayvanlarını
Pazartesi günlerini ve haftanın öbür günlerini
Yani salı çarşamba perşembe cuma cumartesi
Bir başak ufak ufak bildirir Konya'yı
O başakta o Konya'da seni ararım
Ben şimdilerde herşeyi sana bağlıyorum iyi mi
Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız
Para basma yetkisini Fırat'ın suyunu Palandöken'i
Erzincan'ın düzünü asma bahçelerin dibini
Antalya'nın denizini o denizin dibini
Beş türlü yengeç yaşıyan sularında
Çağanoz adi pavurya çingene pavuryası ayı pavuryası bir de çalpara
Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
Sen kalabalıkta bulup bulup kaybettiğim kimya
Yokluğun gayri şurdan şuraya geldi
Bir günler şölenlerle egemen ülkende
Şimdi iri gagalı yalnızlıklar dönüyor
N'olur ağzından başlıyarak soyunmaya
Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
Çık gel bir kez daha yıkıntılardan
Çık gel bir kez daha bozguna uğrat
12.07.2011
Ankara'dan Giderken
Ankara’dayım hala. Ankara’yı bilenler için kendimi, daha doğrusu içinde bulunduğum hissiyatı daha iyi betimlemek için belirtmeliyim ki; şu an ‘Kurtuluş’un en yüksek yerinde konumlanmış bir evde, evin salonunun penceresinin önündeki masada oturuyorum. Pencere ahşap. Pvc olsaydı eğer ortam ve durum bu kadar etkileyici olmazdı diye düşünüyorum. Tam karşımda hiç gidemediğim Ankara kalesi kırık dökük ama dimdik hala. Biraz daha solumda ise anıtkabir. Ankara’da iki Rumelili diye düşünüyorum bu sefer de. Kendimi Atama biraz daha yakın hissediyorum. Güneş ise kalenin ve atamın kabrinin tam ortasında bir yerde batmak üzere. Güneş hemen başının üstündeki cumulus bulutlarının kendisinden yana sınırlarını kızıllaştırıyor. Biraz da mor katarsak tasvire daha doğru olacak gibi. Anlayacağınız her şey bir ahenk içinde. Bir şeyler yapmalı etmeli diyorum bu görüntüyü hapsetmeli beynimizin bir yerlerine. Yalnızlığımı da fırsat bilip tüm duyularımı gözlerime hibe edip başlıyorum içime çizmeye belki de kazımaya. Nemelazım bir gün özleyeceğim tutar. Böyle diyorum diye yanlış anlaşılmasın Ankara hakkındaki fikirlerim o kadar karışık ki. Bir yanım gitmek ister buradan. Diğer yanımınsa almış başını melankoli. Gitmek istiyorum çünkü Ankara’yı memleketimden daha sarı yapan bir şeyler var. Kışlarınıysa daha soğuk. Oysa her iki şehir karasal iklim kuşağında yer alıyor coğrafya bilimine güvenirsek. Ankara ‘nın bu sarı sıcak halleri memurların bezginliğinden mi, işçilerinin solgun benizliğinden mi, bir yanı benim gibi Ankara’ya alışmak zorunda hisseden misafirlerinden mi bilmiyorum. Belki de havadaki fazla kükürt oranından bilemiyorum. Bir şeyler hep sarı ve böylesi bir sarı benim gibi buğday başaklarına ve ayçiçeği yapraklarına alışkın misafirler için kendimizi bu misafir topraklarda rahatsız hissetmek için fazlasıyla geçerli bir sebep. Soğuğuna gelince; tam bu noktada yine coğrafya kitaplarında yer almayan ve sebebi tam olarak anlaşılmamış bir soğukluk söz konusu. Ben bunun nedenini bu şehre gereğinden fazla ciddiyet yüklenmesine bağlıyorum. Ankara sadece çocuk bayramlarında ciddi olmak zorunda olan bir çocuk değil maalesef. O hayatının her günü ciddi olmak zorunda olan bir çocuk benim nazarımda. Elimden bir şeyler gelse keşke. Ya da gelseydi. İşte tam da böyle ya sarı sıcaklığından ya da beyaz soğukluğundan yakındığım zamanlarda şiirlere sığındım. Zaten şiirle de Ankara da tanıştım desem yalan olmaz. Hani dillere pelesenk olmuş şu dizeler mesela; Ankara’ya öyle yakışırdı ki kar, buz tutardı resmi yalanlar… diye devam eden bir yılmaz Erdoğan şiiri ya da ‘’bende tarçın sende ıhlamur kokusu yürürüz başkentin sokaklarında’’ diye başlayan Cemal Süreya şiiri. Hiç olmadı akla bir Ahmet Telli şiiri takılır: ‘’gidenler nerde kaldılar özledim gülüşlerini, bir şehri güzelleştiren yalnız onlardı sanki’’.
Ankara’dan gidenler çok oldu ve her biri Ahmet telli’yi haklı çıkartacak kadar güzel gülerdi. Tüm o kükürtlü havayı tüm o cumulus bulutlarını sırıyıp güneşi getiren açtıran, bu şehri de güzelleştiren onlardı sanki. Yoksa ben bir pencere dibinde oturup sadece Ankara için içlenecek adam mıyım? Ankara kendi başına da iyi gider tabi böylesine bir manzara karşısında fakat tüm o özlenenler rakısı değil midir bir kavunun. Efkârı değil midir benim şu önünde oturduğum masanın? Bir de öyle zordur ki kavun bitmeden önündeki rakının alınması, hesabın getirilmesi. Geçmişim olan, yaşanılan her bir şeyin ve belki de yarım kalmış bir şeylerin özeti olan o rakı bardağının öylece kaldırılması öyle koyar ki adama hele ki en somut örneğiyse Ankara’yı sevme nedenimin, sevdiklerimin.
Ankara’dan gidenler çok oldu ve her biri Ahmet telli’yi haklı çıkartacak kadar güzel gülerdi. Tüm o kükürtlü havayı tüm o cumulus bulutlarını sırıyıp güneşi getiren açtıran, bu şehri de güzelleştiren onlardı sanki. Yoksa ben bir pencere dibinde oturup sadece Ankara için içlenecek adam mıyım? Ankara kendi başına da iyi gider tabi böylesine bir manzara karşısında fakat tüm o özlenenler rakısı değil midir bir kavunun. Efkârı değil midir benim şu önünde oturduğum masanın? Bir de öyle zordur ki kavun bitmeden önündeki rakının alınması, hesabın getirilmesi. Geçmişim olan, yaşanılan her bir şeyin ve belki de yarım kalmış bir şeylerin özeti olan o rakı bardağının öylece kaldırılması öyle koyar ki adama hele ki en somut örneğiyse Ankara’yı sevme nedenimin, sevdiklerimin.
Ver Elini
Ankara’da geçirdiğim bu son günlerde, işte içimdeki o ‘uzak olma’ hissini bastırmak bir yana dengeleyemediğim bu akşamüstünde Ankara’nın en güzel vaktinin göğün yüzünün mahcup mahcup kızardığı bu vakitlerin olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. Gün batımının odamın penceresine nail olduğu ve sıkıcı beyaz duvarlarına renk kattığı işte bu vakit ne de güzeldir. Ankara’ya tepeden bakmak elimdeki kahveyle, yaşadığımı düşünmek ve sevinmek tam bu noktada. Bazen de Ankara’ ya, ankaranın taşına çarpıp geri dönen şarkılar eşlik eder bana.
Artık bu aşk adam olmaz,
İster sakla ister at.
Okula boşuna gitmişim demek,
Bir derste öğretti, hayat.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan,
Gidelim başka denizlere.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan,
Gidelim yalansız bir yere.
Ben bu dersten çaktım hocam,
Defterinden beni sil,
Tenefüste baktım hocam,
Benim dünyam bu değil.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan
Gidelim başka denizlere.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan
Gidelim yalansız bir yere.
İster sakla ister at.
Okula boşuna gitmişim demek,
Bir derste öğretti, hayat.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan,
Gidelim başka denizlere.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan,
Gidelim yalansız bir yere.
Ben bu dersten çaktım hocam,
Defterinden beni sil,
Tenefüste baktım hocam,
Benim dünyam bu değil.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan
Gidelim başka denizlere.
Ver elini güzelim
Gidelim buralardan
Gidelim yalansız bir yere.
25.06.2011
Düşüyorum
Senden ayrı bir yerde
Senden başka bir zamanda
Şakaklarımda zonklarken zaman
Bir gece vakti
Savaştım
Tepemde alıcı kuşlar
Anlamaz 'git' demekten..
Savaşım sensin
Ah seni bitmez
Ah seni korktuğum
Beni korkutan bu sessizlik sesimdeki
Parlaklığını yitiren umutlar
Savrulan sahipsiz şarkılar
Hepsi iğreti durur gecenin elinde eteğinde
Ve senden söz açmadıkça büyüyen
Ağır gelir bir şeyler…
Sözcüklerim, söyleyemediklerim
Dipsiz bir kuyu
Düştüm, düşerken…
‘’Sürekli düşersem ölmem’’ diye düşündüm.
D
ü
ş
ü
y
o
r
u
m…
Daima
İçimiz dışımız sevgilimiz
Altımız üstümüz
Sağımız solumuz
Elimiz ayağımız hepsi sevgilimiz
Sevgiliden öte mesken,
Sevgiden başka mümkün yok
Öyle çok!
Taneleri saçılmış bir nar gibi.
Sevdik illa
Yanımıza kirazi renkleri alıp.
Sevdik,daima daima daima…
7.06.2011
Tutundum
Ankara’ya yağmur yağar
Bir bahar gecesi
Şaşkınlık çiçekleri pencere önü
Bir onlar üşür, bir de sen
Yağmur sana susamışa benzer
Sendedir çünkü emaresi bereketin,
Bereketi bulutların rahminin
Umutları memleketimin
Yağmur öyle yakışır sana
Ve ben
O kadar ıslanırım ne zaman fikrime düşsen
Milyonlarca ismin söylenir yağmurca
Söylenir ve aralanır karanlık
Aniden bastıran yağmur rengini boşaltır ayın
Aydır gece artık
Hiç uyumaz gece bir bilsen
Hele bir de şiire düşünce aydınlık
Yüzüne de bir şeylerin şavkı
Aydır o zaman ten
Aydır ellerin
Ellerine dadandım
Ellerim beni unuttu çoktan
Yağmur gibi düşünce ellerin yüreğime
Sevda gibi düşünce yağmur ellerime
Her bir damla sevda tutsaklığıdır
Öyle tutundum sana
Niçin seninleyken hep ıslanıyorum dersin
24.05.2011
Bayraklılar Kervanı...
Konuşamam, beceremem. İnsanlar da sormaz zaten bilirmişler gibi derinlerden yükselip kulaklarını delecek binlerce ahı. Boşa korkuyorlar. Konuşsam da anlatamam sizin gibi derdimi, şuyumu, buyumu, artık ne zaman biri bir şey soracak olsa heyecanlanır oldum. Konuşamayacağımdan korkar oldum. Durun diyorum durun hemen gitmeyin sabredin. Bir kalem kâğıt alıp geliyorum. İnsanlar beklemez. İnsanlar sanırsız. Genellemeye yapıyorum evet. Tüm kendini istisna zanneden insanların kendini kandırmalarına inat. Size öyle çok kızıyorum ki. İlla bağırmak mı gerek avaz avaz. Ben böyleeeyiiiimmmm heeeeeyyy haberiniiiiiiz var mııııııııı? Ben buradayıııııımmmm… Biraz beklerseniz konuşabilirim de.
Evet, konuşabilirim ama bahsedeceğim tek şey sizin sabırsızlığınız olmaz. Evet ben kendimin otoritesiyim ve sizi tüm bu yavşakların, soysuzların, arsızların, gönlü çuvalların, edepsizlerin, kolpaların, am düşkünlerinin, yarak düşkünlerinin, sik kafalıların, fok balıklarının önünde onların otoritesi kabul ediyorum alın bu da bayrağınız, artık koşabilirsiniz. Hepiniz faresiniz. Kavalcınız olmaya niyetim olmadı hiç. Sizin için konuşmaya tenezzül edemezken, moonlight sonata istemeye yüzünüz yoktur da. Yani umarım. Siz nesiniz yaa… Hadi beni yormayın da bir siktirin gidin…ve gelmeyin…
13.05.2011
Zehirli Element: Pu- 239
''lşık bir partikül ve dalgadır. Bir şeyin aynı anda iki şey olabildiğini anlamak zordur. Ama bir kadın da hem partiküle hem de dalgaya sahiptir. Onu denizden bir deniz kabuğu alırken gördüğünüzde yaydığı dalgayı görürsünüz. Ve güzelliğini üzerinizden geçen elektrik akımı gibi hissedersiniz. Saçları yüzünüzü okşadığında ve elleri sizin ellerinizdeyken... O bir partiküldür. Bir çocukta hem partikül hem dalgadır. Acı çekerken çıkardığı ses size ok gibi saplandığında o bir dalgadır. Doktor size küçük bir kopyanız olan bebeği kucağınıza verdiğinde o bir partiküldür. Kadınlar, çocuklar ve ışık aynı anda iki şey olabilirler. Partikül. Dalga. Sert zeminlerden sekerler ve köşeleri aydınlatırlar. Onlarsız çok karanlık olur.''
23.04.2011
Kardan Adam
Yüzünü güneşten sakınmayan bir kardan adam gibi
bir tek kömür gözlerim kalıncaya kadar yerde
Eridim içten içe, damla damla
öyle doyumsuzdur bir bakış
umut Güneş gibi parıldarsa yürekte
8.04.2011
Yaşıyorsun Dostum
"Bu olur mu arkadaş. Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuşuyorlar. Yaşıyorsun efendi. Pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billûr billûr, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. "
22.03.2011
Bu Ne Hikmet
Siz Nazım dersiniz
Bense bulutsuzluk özlemi
En iyi o özler çünkü
Bulutsuz bir gökyüzünü
Ve en iyi o görür
Gri bir betonun ardında
Mavi bir göğü
Ey Nazım! bu ne hikmet
Bu ne Nazım Hikmet
Dudakların Senin
Bende bir ömür var bir öpüşlük
Sende bir dudak var bir ömürlük
O dudaklar ki
Bir yanı yaşamaya yangın
Bir yanı öldürmeye yatkın
Kan olur öptüğün, bir yara, bir sızı
Olsun, varsa felekte ölmek
Yüzünün en tenha köşesinde
Ve bu cumartesi gününde
Ki bugün bir gül olur
Varsayılan bir film şeridinde
Korkma! Usulca öp
Günahsa günah
Yarısı bana yarısı da bana
Şu kadar düşündüysem adam değilim
Korkma! Usulca öp
Ne sen öldürmüş olursun beni
Ne de ben ateşe atmış olurum kendimi
Tam vaktidir, yanmaya hazırım
Öyle bir yanmak ki
Bundan sonra sürekli donacağım...
Senden Ziyade
Iyisi mi giderken
Bir damla değil
Bir derya su al giderken
Bir fısıltıyla gelen fırtına
Yaktığım kibritin ırzına geçerken
Sessizce ve derinden
Kağıttan gemilerden
Kumdan kalelerden
Pembeden ve maviden
Pembe mavi bir akşamüstünden eser kalmasın
Gemilerim zifiriye otururken
Ben yine sessizce ağlayacağım muhtemel
Ağlayışım da yalnız kalıcak
Yalnızlığın kurdurduğu cümleler de
Sesime ses olmayacak çünkü
Eskiye dair ne varsa
Sadece yankılanacak tüm olmayan
Kimsesiz evlerin avlularında
O avluların senden ziyade bir sahibi var artık
Gölgesine sığınırdık hani
Evet ağaçlar
Artık onlar da, suya hasret
Sen avurtu gökmüş o ağaçlara sığın yine
Ayaza vurduğunda gece
Kırağı kaplarken saçlarını
Yerini tutmasada tutkuların sıcaklığını
12.03.2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

