6.12.2011

Islık Çalmak


Balıklar için deniz lazım
Sevişmek için işsiz olmak
Ve geceleri yatakta
Duymamak için tabanların sızısını
Zengin olmak lazım
Oysa ıslık çalmak için
Bir şey lazım değil

Annabel Lee


Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz
İsmi; Annabel Lee
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee
Göklerde uçan melekler
Kıskanırlardı bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü bir rüzgarından bulutun
Güzelim Annabel Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni
Mezarı oradadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskanırdı bizi
Evet! Bu yüzden "Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi"
Bir gece rüzgarından bulutun
Üşüdü gitti Annabel Lee
Sevdadan yana kim olursa olsun
Yaşca başca ileri
Geçemezlerdi bizi
Ne yedi kat göklerdeki melekler
Ne deniz dibi cinleri
Hiç biri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee
Ay gelir ışır, hayalin erişir
Güzelim Annabel Lee
Orda gecelerim uzanır beklerim
Sevgilim sevgilim hayatım gelinim
O azgın sahildeki
Yattığın yerde seni...

5.12.2011

Sokrates'in Bilgeliği



Sokrates, bilgelerin bilgesi olarak bilinir. Sokrates yaşadığı zamanda diğer insanlarda pek de olmayan bir farkındalığa sahipti. Bu farkındalığı insanlar arasında yaymayı ulvi bir görev bildi. Ölmeyi göze aldı ve bu uğurda öldü. Bu farkındalığı ele alacak olursak, Sokrates’in insanların en çok farkında olmasını istediği şey, bilginin insanoğlunda doğuştan varolduğudur. Ona göre zaten varolan bilgi sonradan kazanılamaz fakat doğru yönlendirildiğinde açığa çıkabilir. Buna en güzel örnek, Sokrates’ten derin etkilenen  Platon’un yazdığı söyleşi tarzındaki ‘’Meno diyaloğu’’dur. Bu diyalogda meşhur Meno paradoxu ele alınmıştır. Eserde  Sokrates ile Menon "erdem öğretilebilen bir şey mi?" konusunda sohbet ederler. Sonra Sokrates "gel beraber bulalim ikimiz de bilmiyorsak eger" der.Meno diyalogda sadece "eger bilmiyorsan ne oldugunu nasil arayacaksin ve bir sey buldugunda onun aradigin sey oldugunu nasil anlayacaksin?" diye iki soru sormustur. Sadece iki soru oldugu icin ve icinde bir yargi cumlesi olmadigindan aslinda paradoks olarak adlandirilamaz meno'nun burada soyledigi sey. asil paradoksu oluşturan socrates olacaktır. "bildigin bir seyi ogrenmeye calisman gereksiz, bilmedigin bir seyi ogrenmeye calisman ise imkansizdir"sözüyle. Daha sonra Sokrates ögrenmenin sadece ‘’recollection'’olduğunu söyler, yani ‘’hatırlatma’’. Bu iddiasına ispatlamak için köle bir çocuğu çağırır. Sokrates, çocuğun pisagor kanununu ispatlamasını, bir karenin yari alanina sahip bir kare cizdirmesini ister. Çocuk gerilir fakat Sokratesin soru cevaplarıyla yönlendirmeleriyle  başarır bunu, kendi ruhunda mevcut olan bilgiyi keşfeder. Bu arada Menon öğrenmenin ve erdemin hap gibi yutulan bir şey olmadığını keşfeder. Sonra köle işine gider, ikisi sohbete devam eder.
Sokrates kendi öğrencilerine bile ders verirken tanımlamalar yapmaktan kaçınarak sadece sorgulayıcı tavrını takındı. İnsanlara “aslında bir şey bilmedikleri” farkındalığını onlara doğrudan yada dayatarak  değil, sorgulatarak birşeyleri öğretmeye çalıştı. Şöyle bir örnek vardır tarihte: birgün Sokrates öğrencilerine sormuş: - Kimdir insan, insan nedir? Öğrencileri; - İnsan iki ayaklı, tüysüz bir yaratık, demiş. Ertesi gün, pazaryerinden tüyleri yolunmuş bir horoz alıp gelen Sokrates, canlı hayvanı göstererek sorusunu yinelemiş; - Yani böyle bir şey midir insan dediğiniz? İşte böyledir Sokrates’in bilgeliği.
Sokrates, Atina’lılar tarafından tanrısızlık ve bilgisini onlara aşılayarak öğrencisi olan gençleri ve bazı köleleri yoldan çıkarma ile suçlandı. Yine öğrencisi Platon’un kaleme aldığı “Sokrates’in Savunması”nda Sokrates tüm bu ithamları yalanladı. Bilgeliği hakkında birşey demedi hatta bilgeliğini kabul bile etmedi. Ona en bilgin kişi kimdir diye sorduklarında bile Sokrates sorgulamacı bir tavrını hiç bırakmamış, kendini bilgin sanan diğer kişlerin ne bildiğini anlamak amacıyla da diyaloglara girmiştir. Herkes kendisinin Atina’da en büyük bilgini olduğnu söylese de, Sokrates şöyle bir cevap verdi: “Doğrusu, belki ikimiz de hiçbir şey bilmiyoruz ama ne de olsa ben ondan daha bilginim, çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor, bense bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ki ben ondan bu kadarcık fazla bilgiye sahibim. Çünkü, hiçbir şey bilmediğimi biliyorum.”sokrates bunu diyerek kendi farkındalığını ve diğer bilginlerin aymazlığını gözler önüne koydu.
Ahlak felsefesinin kurucusu olarak bilinen Sokrates şehrin tanrılarına inanmamakla onların yerine başka tanrılar koymakla ve öğrencileri zehirlemekle suçlandı ve  atina mahkemesi tarafından zehirlenerek ölüme makhum edildi. Kendisi ölümünden önce bile bilgeliğine yaraşacak hal tavır içindedir. Ölümünden önce insan ölüyü yıkama işini başkalarına bırakmamalı diyerek yıkandı ve onurlu ölümünü bekledi. Ölümüyle ilgili şöyle bir anı da anlatılır: İdam edilmeden önce karısı Xanthippe Sokrates'e şöyle der:- Ama sen suçsuzsun; suçsuz yere idam ediliyorsun.Sokrates'te buna karşılık şöyle bir cevap verir:- Be kadın suçlu olarak idam edilmemi mi yeğlerdin?
İşte böyle de onurlu bir adam.

Babilin Kızı


My love is like a red, red rose (e.e.cummings)


Kök köke vermiş
Yeşeren iki gül fidesiyiz şimdi
Aynı yolun yolcusuyuz sevgili
Aynı su başı
Aynı ayışığı
Soluduğumuz aynı hava
Beslendiğimiz aynı toprak
Ama ne hikmettir ki
Ben
Ancak sen öpünce olurken kırmızı
Sen
Endamı ateşle tavlanmış
Babilin kızıl kızı

Ve Kalbimde Hüzün

Gecikmişti bir kız limanına
Bir öğle sonrası 
Alıkoymuştu  onu camdan düşleri
Deniz bundan mı böyle dalgalı

Ve bekleyiş
O kızın adımlarından türeyen bir kuş
Tüm gökyüzünü örter kanatları
Uzaklar bundan mı hayli uzak

Ve kalbim
Henüz o kuşların uğramadığı
Sensiz kıyılar olmalı

Entel Kıza

Ağzında gümüş kaşıkla
Elinde aynayla
 Doğmadın ya entel kız
Ve dudağındaki bu kibirli gülüşle
Kendini öteleyerek
Peyniri elinle bölen
Şarabı şişesinden içen
Bir meyhane mudavimiden

Ağlamak diyorsun
-oh honey, ne arabesk- 
Hayat gülüşlerden ibaret değildir oysa
Ve ağlamak
Sandığın gibi arabesk de değildir
Belki bir şarkı mırıldanmaktır sana
Şekip Ayhan Özışık'tan
Son Hıçkırık mesela
Gözyaşları adamak adına
Hıçkırmak
Ağlamak
Yani sevmek seni çırılçıplak
Bu yorgun akşamda
Ve boylu boyunca

Ah entel kız
Bir rakı masasında sevdim seni
Kavunu şapırdatarak
Ve üzümü de dalından yiyerek

A Touch of Spice


 "Olduğun yerde yıldızlara bakmayı sakın unutma. Gökyüzünde görebileceğin şeyler vardır ama göremediğimiz de çok şey vardır. Her zaman diğerlerinin göremediği şeyleri anlat. Çünkü bütün insanlar göremedikleri şeylerin hikayesini dinlemeyi pek sever. Tıpkı yemek gibi; yemek lezzetliyse içindeki tuzu görmek umurunda olmaz."

''Tarçın hem acıdır hem tatlı, tıpkı bütün kadınlar gibi''

 "- Bazen karşıya istediğini anlatmak için yanlış baharat kullanmalısın!! Kimyon sert bir baharattır; insanları sakinleştirip içe döndürür. Tarçın ise insanların karşısındakinin gözüne bakmasını sağlar. Eğer evet demek istiyorsan tarçın kullan!"

 "Bu hayatta iki çeşit yolcu vardır, birincisi haritaya bakarak yolculuk edenler, ikincisi de aynaya bakarak yolculuk edenler. Birincisi hep gider, ikincisi ise geri döner"

Children of Heaven




Ali: Neden geç kaldın? Okula geç gidersem bana ceza verecekler.
Zehra: Ayakkabılarımı sen kaybettin. Suçlu sensin. Babama diyeceğim.
Ali: Tamam de. Ama fakir olduğumuzu ve sana başka bir ayakkabı alamadığı zaman üzüleceğini de bil!..

3.12.2011

Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm


Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Şehre simsiyah bir kar yağar
Yollar kalbimle örtülür
Parmaklarımın arasından
Gecenin geldiğini görürüm

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Çocuklar sinemaya gider
Yüzümü bir çiçeğe gömüp
Ağlamak gibi isterim
Derinden bir tren geçer

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Alıp başımı gitmek isterim
Bir akşam bir kente girerim
Kayısı ağaçları arasından
Gidip denize bakarım
Bir tiyatro seyrederim

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Uzaktan bir bulut geçer
Karanlık bir çocukluk bulutu
Gerçeküstücü bir ressam
Dünyayı değiştirmeye başlar
Kuş sesleri, haykırışlar
Denizin ve kırların
Rengi birbirine karışır

Sana bir şiir getiririm
Sözler rüyamdan fışkırır
Dünya bölümlere ayrılır
Birinde bir pazar sabahı
Birinde bir gökyüzü
Birinde sararmış yapraklar
Birinde bir adam
Her şeye yeniden başlar

2.12.2011

Baska Bir Kent Yok


Diyorsun ki, “bir başka ülkeye,
bir başka denize gitmek istiyorum;
bundan daha güzel bir başka kent vardır kuşkusuz.
Ama kötü yazgım peşimi bırakmaz ne yapsam,
ve kalbim şimdi burada gömülü bir ceset sanki.
Ruhum daha ne kadar katlanacak bu çoraklığa?
Hangi yana çevirsem yüzümü, ne yana baksam
Hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma
Bunca yıllarımı heder ettiğim şu ülkede.”
Yeni bir ülke bulamazsın, arama sakın,
Bir başka deniz de bulamayacaksın.
Nereye gitsen bu kent senin ardından gelecek,
Aynı sokaklarda dolaşıp duracaksın yine,
ve yaşlanacaksın aynı, hep aynı mahallede,
hep aynı evlerde ağaracak saçların.
Ve dünyayı bir uçtan bir uca dolansan da
Dönüp bu kente geleceksin sonunda.
Yanılma sakın, bir başka gelecek umma,
ne seni bekleyen bir gemi var limanda
ne de beklediğin bir başka çıkar yol.
Nasıl tükettiysen ömrünü şurada, şu köşecikte,
Öyle kıydın demektir ona, tüm yeryüzünde.

1.12.2011

Aristocu Görüşte Dünya' nın Yeri



Copernicus ’un 1514 yılında ileri sürdüğü Aristoteles-Ptolemy'nin Dünya merkezli sistemine karşı Güneş merkezli sistemin, gök cisimlerinin hareketlerini açıklamakta daha başarılı olabileceği görüşü devrim niteliğindedir. Bir dönüm noktasıdır bu görüş. Hatta bilim dünyasında az ayüstü evren (uplunar) ve ay altı (suplunar) arasındaki bir dolunay kadar kusursuzdur (tabi bu kusursuzlukta Copernicus’tan sonra Kepler ve Tycho Brahe'nin gözlemlerinin ve model üstündeki değerlendirmelerinin de payı vardır). Yine de Aristoteles’in dünya merkezli görüşü 16. Yüzyıla kadar hüküm sürmüştür felsefe dünyasında. Bu görüşe göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Aristoteles, Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir. Bu küreler sisteminde ise en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir.
Bu mevcut sistemde yerden aya kadar olan evren dönemin gözlem aletleriyle gözlemlenmekteydi. Evrenin bu görünebilir kısmına sublunar sistem denmiştir. Diğer gök cisimleri, Güneş ve yıldızlar çok uzakta olduğundan gözlemlenmesi  ve tanımlanması mümkün değildi o vakitler. Bu yüzden evrenin bu kısmına da uplunar denildi. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden(bir nevi boşluk) oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren'e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Ayaltı evren sadece kutsal bilinen kusursuzluk abidesi ayüstü evrenin sadece ve sadece bir yansımasdır.
Bu kuram,müslüman felsefe dünyasında,  Fârâbî ve ibn Sinâ gibi önde gelen filozoflar tarafından da benimsenmiş ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılmıştır. Arapça’da "Dünya" kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapça'daki "deniy" sıfatından türemiştir. "Deniy" ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Bu durumda "dünya" kelimesi de, bu sıfatları içeren bir mekan anlamını taşır. Bu mekanda eğer koşullar el verirse kusursuz bir hayat sürebileceğimize inanırız. Oysa kusursuzluk aslında Aristoteles’in de savunduğu gibi ayüstü evrene, o evrendeki tanrı olduğuna inanılan yıldızlar küresine mahsustur. Bu açıdan baktığımızda Aristoteles’in kuramı insanı yani dünyayı evrenin merkezine yerleştirmesiyle çelişmektese de bahsettiği ayaltı ve ayüstü evrenin niteliklerini gözönünde bulundurduğmuzda çok da yanılgıya düşmemiş diye düşünüyorum.  
Bu benim naçizane fikrimdir ama bir din felsefecisi buulsam sormak isterim.
Tam da bunları yazarken aklıma bir şarkı takıldı: the dark side of the moon(pink floyd’tan). Sözleri ise şöyledir;

try a run, try a hide,
escape your only truth, for a while
live the past, create a picture, it won't last
a million colours to a lie, it won't last

when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the dark side of the moon

brighter days, on a distant shore
you realized it's steep, to the top

when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the dark side of the moon
when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the dark side of the moon

so good.. let me lose myself..
so good.. let me lose myself..

when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the darkside of the moon
when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the darkside of the moon
when the sun is cold and black
when you wanna scream and shout
and the record plays the darkside of the moon

Baran



''Yalnız yaşayan Allah’a komşu olur''

İstanbul’un Sofrasında Eski Bir Dost

Daha güneş açmadan
Bir köprünün sırtını çiğnerken
Adına galata diyelim mesela
Yıllardır görmediğim bir dostumu gördüm
Bir oltanın ucunda
Dipdiri ve çırılçıplak
Üşüyordu
Ağlıyordu
Kaçırdım gözlerimi; diyemezdim

Akıtsan da gözyaşlarını
İstanbul karnını doyurmaya kararlı
Kavgadır bu dostum
Sen nasıl oldu da bilemedin

Kandır bu dostum
Halicinde bu şehrin
Herşeyin sonuna kadar akan
Bir balığın yırtılmış ağzından

Ekmektir bu
Yukarıdan aşağıya doğru süzülen
Ve bu demektir ki
Çoktan ekmek olmuşsundur
İstanbul’un sofrasında

Budamasınlar Gülleri


Belki asker olurum
Giderim buralardan bir gece vakti
Babamın anlattığı o şehre
Bıyık bırakmama izin vermezler
Sahi çocuk mu olurum yeniden
Yoksa adam mı
Bilemem
Bakarsın ölürüm
Sanki bir ana hiç doğurmamış gibi beni
Sanki bir baba vaktiyle hiç budamamış gibi gülleri

Belki asker olurum
Giderim buralardan bir gece vakti
Ben gelesiye memleketim
Sevgi büyüt ellerinde
Varamasa da elim ellerine
Su olup
Bir gülün yaprağına yürüyeceğim
Ben doğmuş olsam da güllerin budandığı bir günde
Vasiyetimdir
Budamasınlar bahçende gülleri
Yoksa izini nasıl bulurum memleketim
Nasıl sana gelirim

Duvara Çivi Çakma


duvara çivi çakma
at ceketi sandalyenin üstüne
dört gün icin hazirlik niye?
yarin dönüyorsun.

küçük fidani susuz bırak.
bir agaç daha dikmek niye?
o bir karış büyümeden
sen sevinçle gideceksin buradan.

şapkayı yüzüne çek, eğer insanlar geçerse yanından!
yabancı bir gramerde sayfalari çevirmek niye?
seni yurduna çağıran haber
tanıdık dilde yazılmış.