9.11.2011

Tasvire Şayan Çocukluğum VIII: Bir Kütüphanenin Kuruluş Öyküsü.

‘’Neden C’ler K, W’ler de V diye okunuyor ki’’ diye sordum.
‘’Öyle işte,kural bu’’ dedi aile tanıdığımız.
Küçüktüm daha. Aldığım ilk hediyelerden birisiydi Charles Dickens’ın Oliwer Twist’i. Ciltli ve eski bir kitap. Sayfalarından birkaçı eksikti.
‘’Zaten romanın gidişatından anlayacaksın eksik kısımlarda neler olup bittiğini’’ dedi.
‘’heee’’ dedim sadece. Sevmemiştim bu durumu.
Ben de ikinci kitapla ilgilenmeye başladım. Bir öykü kitabı; Ömer Seyfettin’in Falaka’sı. Kapağının üstünde kabasakallı şişman bir adam, elinde sopa gibi birşey, epeyce de sinirli. Neden kızdığını merak ettim.
‘’Sonra okurum ben bunu’’ dedim ve üçüncü ve son kitaba geçtim; Keloğlan ve Ali Cengiz oyunları. Kitap tahmin edersiniz ki bir masal kitabıdır. İçinde benim yaşımdaki her çocuğun ilgisini çekebilecek resimler vardı. Daha o gün okudum. Zaten incecik bir kitaptı.
İlk aldığım hediyeler bunlardı ve sahibi olduğum ilk kitaplar. O günden sonra merak saldım kitaplara. Kalınca kitapları okumaya gözüm almasa da o küçücük köy okulunun kitaplığını tek tek elden geçirdim. Öğretmenimizin düzenli olarak yaptığı hızlı okuma yarışmasında birinci olmaya başlamıştım bile. Benim kadar alakalı biri de yoktu zaten. Her dönemin başında sınıf başkanlığına aday gösterilsem de, kitaplık koluna seçilmek isterdim. O küçücük kitaplığın anahtarını elimde tutmak isterdim nedense. Ulvi bir görevmiş gibi.
Sonunda kendi kitaplığımı oluşturmaya karar verdim. Bir gün eve gelip çekyatın bir bölmesini tamamen boşaltıp kitaplarımı dizdim. Elimde sadece bahsettiğim üç kitap vardı gerçi. Bunların yanına ‘ünite’ dediğimiz haftalık dergilerimi, ders kitaplarımı ve defterlerimi koydum. Bir de amcamın oğlundan okumak üzere ödünç aldığım çizgi romanlar vardı; Çelik Bilek, Zagor ve illaki Redkit. Doğal olarak o yaşlarda hala resimli şeylere ilgi duyardım. Bu kadar küçüktü işte kütüphanem. Zamanla benimle büyüdü. Ama o üç kitap hala yoktur elimde. Ne oldular,nereye gittiler hiç bilemiyorum.
İşte bu da bir kütüphanenin kuruluş öyküsü.

8.11.2011

Being Given Up


S:Seninle konuşmak güzel
B:Seninle de
S:Yine de birşey söylemeliyim
B:Nedir?
S:Birbirimizle aşık olmadan konuşalım olur mu?
B:...
S:...
B:Bunu neden baştan söylemedin?
S:Bilmiyorum


Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak



"karpuz kabugundan gemiye binerseen çabuk batıveemiş"

Bir rüya gördüm dün gece

Bir rüya gördüm dün gece. Köydeki evdeyim. Yanımda biri daha var ama yüzünü seçemiyorum. Galiba bir de kahvaltı sofrasının başındayız. Çay bardakları var sanki. Dumanı tütüyor. Sonra kapı vuruluyor. Bir adam geliyor, postacı galiba. Yanlış hatırlamıyorsam, gülümsüyor da. Bir çanta veya poşet gibi birşey uzatıyor bana. Tahminim yok o anda. Odaya dönüyorum. Paketi açtığımda içinde hepsi aynı boyutta ve kalınlıkta kitaplar görüyorum. Hepsi renkli renkli ve göz alıcı kapaklara sahip. Yaklaşık on taneler. Sonra anlamaya çalışyorum. İçlerinden iki tanesinin üstünde şiirlerimden iki tanesi yazılı. Şaşırıyorum. İçim içime sığmıyor. Taşıyorum. Sonunda basıldı diyorum içimden. Sonunda...

5.11.2011

Eternity and a Day

''-Yarın ne kadar sürer?-Sonsuzluk ve bir gün kadar''

''Neden, anne hiçbir şey beklendiği gibi olmadı? Neden? Neden çürüyüp gider insan… sessizce acıyla ihtiras arasında parçalanarak? Ben neden hayatımı sürgündeymiş  gibi geçirdim? Kendi ana dilimi konuşma şansım varken… Kendi dilim varken…Hâlâ kayıp kelimeleri bulabilecek…ya da sessizliğin içinden unutulmuş kelimeleri çıkarabilecekken. Neden sadece ve sadece…kendi ayak seslerimi duydum evin içinde? Neden? Söyle bana, anne…insan neden bilmez nasıl seveceğini?''

4.11.2011

Aşk


















Şimdi sen kalkıp gidiyorsun
Git Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin

Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
 Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik

Copying Beethoven



''Zor bir insanım ama tanrı böyle yaratmış diye hayata küsmüş değilim''

''Havadaki titreşimler tanrının nefesidir ve insanın ruhuna hitap eder. Müzik tanrının dilidir ve biz müzisyenler tanrıya en yakın insanlarız, onun sesini duyarız, dudaklarını okuruz.''

"Ben neysem oydum, oyum ve o olacağım.hiçbir ölümlü , maskemi kaldıramaz."

''Tanrı herkesin kulağına fısıldar. benimkine ise bağırdı. ondan sağır oldum.''

"Sessizlik seni çevrelediğinde, ruhun şarkı söylemeye başlayabilir."

Kaybolmak Güzeldir

Kaybolmak güzeldir
Güzel Marmaranın ucuz mutluluklarıyla
Kokuşmuş  bir çift çorap gibi
Ve sakallarımı sürerken en karanlıklara
Ucuz ve çirkin kadınların traşlı yerlerinde daha da kokuşmak
Ve evlerin en ücrasında unutulmak
Üstüne bir de sokaklarda kaybolmak
Bir pezevengin kallavisinin yumruklarıyla çoğalmak
Çoğaldıkça yok olmak
Bulutları kıvırcık bir gecede
Çil çil kaybolmak milyonlarca yıldızla birlikte
Kaybolurum ben
Güzeldir çünkü
Ama inadına bir kadın çıkagelir
Ben kayboldukça bir kadın bulur beni

Seni Saklayacağım


Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.
Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmiyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.
Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.
Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.
Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.
Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.
Bir gün, tam anlatmaya...
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım...
Anlayacaksın.

Sen Pencerede Göründüğünde

Sen pencerede göründüğünde bir sabah vakti
Kapında kavgaya tutuşurdu
Yedi düvelin kapıkulu askerleri
Ve genç kızlar nasıl da koşarlardı
Siyaha bürünmüş bir falcıya sonra da çarşı pazara

Sen bir öğle vakti pencerende göründüğünde
Nedense fesleğenler de cam kenarlarına düşkün
Vişneler vakitsiz kızarmış
Çiçekler boyun bükmüş, ağlamaklı o saatlerde

Sen göründüğünde  akşamüstleri pencerende
Bütün kızıl renkler senindi o vakit
O günlerde hangi ressam parçalamadı ki ellerini
Göğün kaderini değiştirmemek için

Sen bir akşam pencerende göründüğünde
Daha  yıldızlar yeni  yeni sayılırken
Bağırmaya başlardı rumelinin meşhur erkencileri
Bir yandan kadehlerini doldururlardı
Bir de iki buz içine,rakının tadı gelirdi
Misafirler kovulurdu,sözümona techirlere küfredilirdi
Oysa sadece seninle bakışırdı düşünceleri

Sen bir gece pencerende görünmediğinde ise
Tüm mahalle dalmışken seninle devşirme bir uykuya
Yağmalardı şiir kitaplarını mahallenin yeşil gözlü şairi
Bir şiir düşerdi ceplerinden karşı kaldırımına
En güzel renklerle bonamış
Simsiyah geceliğini giyen geceye inat

Sen pencerede göründüğünde bir sabah vakti

3.11.2011

Şükürler Olsun ki


Şükür ki seni çok seviyorum Tanrı’m
Şükür ki beş vakit dışında da seviyorum seni
Muhbiri çoğalmış yeşil bir kaldırımda
Dayak yerken şu ülkenin polisinden bile
Ve sen yükseklerden seyretsende şu kavgalarımızı
Hatta zaman zaman yok saysan da
şu rezil ömrümüzü bir cop darbesinin hıncıyla
Seviyorum seni Tanrı’m
Bu yüzden eğiyorum başımı önüme
Bir sorgu masasının sallanan lambası altında

Old Boy


” İster kum tanesi olsun, ister kaya. İkisi de aynı şekilde batar suya. “

Belki de Sonuncusu

Nasılsın,

Sana ‘’nasılsın’’la başlayan ve ‘’Allah’a emanet ol’’la biten bir mektup yazmak istedim. Umarım sonunu getirebilirim. Çünkü sana şiirler yazmaya alışkınım; mektubun şiire dönüşmesinden korkarım. Senden önce de şiir yazdıysam da senin kirpiklerini ilk şiirlerim olarak sayıyorum. İnsan umursar mı hep aynı göz ve kirpikleri? Umursuyor. Tam bu noktada kirpiklerinden öpüp mektubuma başlamak istiyorum.

İçimin güler yüzü, dostane kadını seninle dertleşeceğim bu mektupta. Gerçi bu mektubu sana yazarken beynim ne tür girişimler içinde bilmiyorum. Garip bir çocuğn delirme saatlerindeyim.  Hiç istemesem de her zaman olduğu gibi yine aklını karıştıracağım belki.

Benim aşkım yanlıştı biliyorum. Güzel bir şarkıdaki yanlış bir nota gibi durdu. Hiç beklemediğin bir vakit karşına çıktım Ankara’nın aniden bastırıveren yağmurları gibi. Ve birgün dindim ve gittim. Hani sana derdim ya kendimi arıyorum diye. Uzun konuşmalar yapmıştık üstüne. Ben kendimi bulamadım hiç. Kendimi bulduğumda sana da gelecektim. Mevsimler gibiyim  ben. Mevsimler gibi değişken. Seninle tanıştığım o günlerde ise bazen üşüyordum bazen de ağaç yaprakları gibi baharlara öykünüyorum. Dönemeçler geçiyordu ömrümden. Köprülerden atlıyordum. Cesaretli konuşmalar yapıyordum bazen. Bazense susuyordum bir kış gibi soğuk ve sert. Çok sonraları farkettim bu soğuk konuşmaların seni ne denli dertli bıraktığını. Affet, ben bilmiyordum aşkı, aşık olmayı. Sen belki beni büyütmeye çalıştın kendi kırık kalbime öğütler sallık verirken. Küçücük kız adımlarınla koskoca adama yürümeyi öğretmeye çalıştın. Ve diline şerbet katıp da anlatmaya çalıştın aşkı. Dinlemek güzeldi seni. Yine de anlamamakta direndim sanki seni. Bir gün gözlerim gözlerine değse bir uçurum olur mu acaba yüzün. Kirpiklerin bir gün beni gerçekten bağışlayabilir mi şiirlerin hatrına? Yokluğumda kışın soğuğuna ve onca acıya düşmüş ellerin bağışlayabilir mi beni? İncinmiş çiçeğin yine kaldırabilir mi yüzünü yağmusuz günlere? Islan istemem her ne kadar su yürekli olsan da, yağmur giyinsen de üstüne. Doğa ve kader boş durmayacak biliorsun. Eski günlerdeki gibi ince yağmayacak belki ama  yağmur yine yağacak. Ve belki de içini hep ağlatacak ve hep seslenecek uzaklardan sana. Bana da elbette. İncinen ılık bir zamandan pırıl pırıl bir rüzgar getirecek, kavuniçi bir kız eli getirecek. Dünyadaki tüm çocukların ellerini, sardunya ve menekşe kokularını, yüzüne vuran ikindi güneşini, sabahları çarşıya çıkan gencecik kızı...Ankara’yı getirecek bana, sokaklarını ve parklarını. Ankara nedir ki? Cigara dumanları arasında kalmış kocaman sevimsiz bir şehirdi ilk zamanlar. Eğer sen olmasaydın sever miydim sanıyorsun o gazete ilanlarını, o ışıklı reklâm panolarını, pis kokulu parfümlü caddeleri? Bu kadar alışır mıydım tütüne ve şiire, ya Cemal Süreya ya?

Aşkı bilemediğim gibi düşlediklerimin düşündüklerimin neresindesin hala bilmiyorum. Şimdi buralarda yine yağmurlar yağıyor ılık ılık fakat sana gelirsem bir gün, hangi mevsim yaşanacaktır hiç bilmiyorum. Hiç bilemedim ki zaten. Bu bilinmezliklerle kaç gece, kaç mevsim geçer, hiç bilmiyorum. Kaç şiir yazılır, aşk daha kaç mevsim ertelenir, hiç bilmiyorum.
Hoşçakal demiyorum. Sadece Allah’a emanet ol.

N'olur


 
Başka bir dünya bulma sevgilim
Sen gel yanıma uzan
Bak ne güzel,
Sıcacık

Sabah Oldu ve Ben Büyüdüm

Kapını üçüncü kez çaldığımda
Ancak öpebildim seni
Çoktandır hüzün biriktirmişti bu dudaklar
Ve yolunu ezberleyen adımlarım
Uzak şehirlerden gelen martılar gibi öpüştük
Yorgun fakat dil dile minik minik
Belki büyümüş olurum diyordum içimden
Martılar evlerine döndüğünde
Belki büyürüm diyordum
Belki de uslanırım, kim bilir

Sol elim beline dolandığında
Bıraktın kendini bile bile geriye
İşte o vakit kuzey batıya
Güney doğuya yanaştı
Dünya dümdüzdü artık
Dünya sıcacık bir yatak olmalı diye düşümdüm
Milyonlarca kızın hep birlikte ısıttığı
Tanrı bile bilmiyor sayılarını

Bir ara sağ elim göğsündeydi
Gözünden iki yaş düştü, saydım
Nasıl da benziyordun yağmurlu akşamlara
Uçurumlar yontuldu sanki o gece
Ayakları suya uzandı çocukların en sıcak öğle vakitlerinde
Sevmelerin kıyılarında dolaştı kanlı seslerimiz
Sustu kaldı şehir
Yırtarken sessizliği çığlığın
-ki bir ebrulinin titrek çalgısıdır-
Kuşların mırıltıları bıraktı kendini tenhaya
Sustu kaldı dünya
 Sabah oldu ve ben büyüdüm