15.12.2016

Acz Kİ
Ben senin uykularında
Ve bir volta boyu pencerenin önünde
Kaşlarımın üstüne basa basa geziniyorum
Sen ki benim koyunlarımı güdüyorsun
Acz Kİ 
Ben bir sokak lambasına vurulmuşum 
Ezan ‘Allah büyüktür’ dediği vakit 
Sen evlerden bir evsin yağmur altında 
Pencerenden bir kursun sekmiş alnımın ortasına
Acz Kİ
Çok sağnak yağmışsın, sanki binlerce sene
Dökülen bir gökyüzüdür hayatın ta kendisi de
Rahmettir derler;görmüştüm bir cenazede
Senin canın sağolsun
Bana rahmet
Şimdi bir rüya görmüş gibi anlatırım
Ben birkaç satır içinde sanki sana daraltılmışım
Kelimeler kabz
 

8.12.2016

Anam mütebessim
Babamın adı ise Hüseyin
Hüseyin ki ağlamayan ker belanın ortasında
Bense ağlamayı senden öğrendim
Ben bir kere ağladım
İki kere yaşlandım, babamın yaşına geldim

O çölün ortasında bir testi su olmadan
Ölüme yakalanmak gibisin Sevgili,
Orada bir başa bela, orada bir kerbela
Bense oralıyım
Beni şimdi bir damla su içerken gören bağışlasın

24.07.2016

Hepsine Amenna

görenler 'sigaraya başlamış herhalde' diyormuş
dalından sigara içermişim
rengi derdime göre değişen;
kırmızı,mavi,mor...
bıyık bırakmışım bir de;
gönül meşgalesidir,
gönlüm daralınca burarım diye.
topladığım taşları denize atarmışım
bunu da gümüşün martılarından öğrenmişler.
hele ceketimi omzuma attığımda
bir şaire benzermişim.
bir de gök feneriymişim.
bulutlara yol gösterirmişim;
sabahtan akşama, akşamdan sabaha
saate baksam da öylesine.

evet
yalan değil
sigaram dudağımda
göğsümün soluna bir çiçek yerleştirmişim.




12.06.2016

...


Belki bir çay sarhosuyum, ilk mola yerinden
Çocukluğumuza uzanan yolculugun.
o yolculuğun ortasında...
Bir yanağın gül oluşunu düşünüyorum.
Sakalım değse, ahh, tomurcukları düşecek, korkuyorum…
İçimden böyle şeyler geçiyor işte…

Sahi kaç saat kaldı çocukluğumuza,
 Geldik mi yoksa?

29.04.2016

Bu gece yıldızları seyret
Kayan her yıldız Hayyam’ın sakalından damlar gibi
Düşsün saçına
Görenler yeniden doğmak desinler buna
Sen say yeniden doğduklarını

Saçların upuzun bir hikâye
Say ki her bir teli binbir gece masalı

14.03.2016

Ben bir çocuğum
Ve her sokağın başında
Akşamüstleri beni gönlüne çağıran bir kadın
Aklımdan bir gül geçiyor bir ekmek

Ve gülün bittiği yerde dudakların başlıyor
Dudakların... akşam üstleri gibi kırmızı

27.01.2016

Ağlayan Çayır

Filmin merkezinde Eleni vardır. Film o şiirsel anlatımıyla; Eleni’nin çocukluğundan başlayıp, gençliğini, âşık oluşunu, çocuk sahibi oluşunu ve dönemin sorunu savaşın yüzünden bu çekirdek ailesini yitirişini anlatıyor. Savaşın tam ortasında Eleni’nin annesi gözlerinin önünde katledilir. Alexis’in, yani aşık olduğu adamın ailesi tarafından evlat edinilir. Resmi olmasa da Eleni ve Alexis kardeşi gibi büyümüşlerdir ve Alexis’in babası bu durumu pek hoş karşılamaz fakat asıl nedeni, Eleni’yi kendine eş olarak düşünmesidir. İki genç köylerinden kaçmak zorunda kalır ve Yunanistan’ı karış karış gezerler. Alexis müzisyendir -o çalmaya başladığında Eleni Karaindrou’nin bestelediği ‘O’ şarkı duyulur. Senaryo bir yana filmi bana sevdiren temel şey de müzikler oldu- Çift ve ikiz çocukları ne kadar çalışsa da tutunamamaktadır ve Alexis ABD’ye göç eder; Eleni ise rejim karşıtlarını desteklediği için hapse girer. Derken İkinci Dünya Savaşı başlar ve Yunanistan Almanlar tarafından işgal edilir. Savaş biter ve ülke şimdi de iç savaşla karşı karşıyadır ve çiftin ikiz oğulları karşı taraflarda birbirlerine kurşun sıkarlar. Zamanın Balkanları çok iyi analiz edilmiş ve seyirciye bir o kadar iyi yansıtılmış. Alexis ise  Amerikan rüyası peşinde kendisini ilgilendirmeyen bir savaşta ölür. Eleni’nin acısını, çaresizliğini iliklerinize kadar hissediyorsunuz ve bu noktada ‘Zamanın genç kızı, Eleni artık bir anne’ diyorsunuz. Film boyunca yağan yağmur ve kullanılan pastel renkler o acıyı, ülkenin içinde bulunduğu buhranı ve filmin adını görsel anlamda desteklemiş. Seviyorum böyle numaraları.
Filmi uzun diye nitelendirenler olacaktır yine de böyle uzunca bir sürecin, diyaloglara başvurmadan, sade, minimalist bir uslupla bir buçuk saat içinde anlatılmasını bekleyemezsiniz. Film boyunca dönemin Yunanistan’a ve o kültüre ait dair çok şey öğreniyorsunuz fakat yine de benim anlayamadığım, biraz da sürreal gelen sahneler var; koyunların ağaca asılı olması gibi mesela. Yine de her bir sahneyi ele aldığınızda görsel anlamda hepsi bir şölen. Tüm bunlar ve elbette filmin müzikleri, filmin seçkim arasında yer almasına yeter de artar bile.

23.01.2016

Güzel Marmara'nın Kıyısında

‘Büyük şehir işte ‘diyecektim içimden
Babam çok uzaktaydı
Fakat anlayacaktı, hissedecekti

Oturduğum her masadan sonra illaki hesabı gelirdi
Sevdiğimin
Sevildiğimin
Hatta soluduğum havanın
Bu ucuz Güzel Marmara’nın
Ve elimi cebime her attığımda
Elime geçen sadece pişmanlıklarım olurdu.
Garsondan gizli bir kuru ekmeği çiğnesem ağzımda
Dibinde de biraz kalmışsa hayatın, ah ne güzel olurdu
Kalksam gitsem sonra kafama dikip
Kapaklanacağım kesin ayaklarının dibine İstanbul’un

‘Ne biçim şehir’ diyecektim içimden
Babam uzaktaydı
Fakat anlayacaktı, hissedecekti
Çünkü benim bir sigarayı tutuşum en çok onunkine benzer
İçime çekişim, en çok ona

Çızıktırdıklarım



21.01.2016

Umudumuz;Kar Taneleri

‘’Bu karlı havalar sevgili’ ’dedi ve sustu sevilen. Pencereden bakmaya devam ediyordu. Bir süre sonra şöyle devam etti ’’ Çocukluğumuzda yağsın diye dört gözle beklediğimiz kar şimdilerde içimi üşütüyor. Manen tabi. Hadi pencere önüne koyduğumuz bu bulgur taneleriyle doyurduk kuşları, ya çocukları ne yapacağız?. Sıcak bir bağırdan yoksun çocukları? Bembeyaz karın üstündeki ayak izlerinin onlara ait olmadığını söyleyebilir misin?
Acayip canım sıkılmıştı; elimdeki çay bardağını bir kenara bıraktım. Oysa kardaki ayak izlerini takip ederek çok uzaklara gitmişti çoktan.

16.01.2016

Baharı Hatırlatanlar

Bu hafta sadece bunları yakalayabildim;
Serçe (Passeridae)
Büyükçekmece/ İstanbul

Mommy

Ciğerinize dokunacak bir cefakâr anne- hasta oğul ilişkisi.

Kadının tüm maddi sıkıntılar içinde çocuğu için yaptıkları, yeri geldiğinde çocuğunun saldırısına uğraması ve çocuğunun ona ettiği küfürler göz önüne alındığında annenin onu hastaneye teslim etmesini yadırgayamıyor insan. Yönetmen böyle düşünmemiz için film boyunca çalışmış gibi. Dolayısıyla kadın haklı mı değil mi sorgulamıyoruz. Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri de bu zaten; çocuğun hastanenin önünde annesi tarafından terkedildiğini anladığı sahne ve tam da bu esnada yağmurun başlaması. Diğer bir etkileyici sahne tabi çocuğun hastanede deli gömleğinden kurtulup pencereye doğru koşması ve böylece filmin bitişi.

Oyunculuk gerçekten iyi. Genç oyuncunun, iniş çıkışları, öfke krizlerive  sonunda pişmanlıkları daha başka nasıl geçirilebilirdi izleyiciye. Ve tabi ki kadının her şeye rağmen güçlü olmaya çalışması. Ki, mahkeme celbi geldiğinde kadının hiç bir şey olmamış gibi yemeğe dönmesi ya da tek desteği arkadaşının artık başka bir şehre taşındığını öğrendiğinde güçlü görünme çabası, oyunculuk anlamında şaha kalkıştır bence. Bence tüm film boyunca bakımlı bakımlı ortalarda gezmesi ve güzelliği kadına kendini güçlü hissettiren bir şeydi sanırım.

Oyunculuğun yanında teknik anlamda da film başarılı. Filmin kare bir ekranla başlayıp filmin bir yerinde geniş ekrana dönmesi ve bunun annenin çocuğu ve onun geleceği için güzel hayaller kurduğu, sanki ‘’böyle olmasaydı, nasıl olurdu’’nun cevabını aradığı sahnelere tekabül etmesi güzel bir oyun olmuş. Tüm acı gerçeklerin kare bir ekrana sıkışıp, bir anda güzel hayallerle geniş bir ekrana yayılması güzel bir hareket.

Annelerin bir gün uyanıp da çocuklarını sevmeyeceği bir zaman yoktur

Steve: birbirimizi hala seviyoruz, değil mi?

Die: en iyi yaptığımız şey bu ahbap.



11.01.2016

Bardakta Dudak

Sana gelmek için
Önce sağa dönmüşüm
Sonra kırk adım atmışım
Boynumu bükmüşüm
Ellerim ceplerimde
Hani baksanız cebimde bir kravat bulacaksınız
Tunalı Hilmi Caddesi’nde yürürken
Görseniz Cemal Süreya’ sanırsınız

Bir parkta bir banka oturmuşsun
Parkın adı Kuğulu olsun
Kuşlar var tam üstümüzde
‘Bakın’ diyorsun,
‘Bakın böyle öteceksiniz’
Kanatların var senin, bu doğru

Şimdi bir bardak çay içmezsek ölürüz
Hayat ve edebiyat için bu şart
Bardağın kenarında bıraksan dudağını
Bu daha iyi

Bardağı her eline alışında
Hayata dört elle sarılma isteği

9.01.2016

Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna'yı okuyup bitirdikten sonra yaptığım karakalem çalışması;


ve o kitapta söyle bir paragraf vardı;
''Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcure’sinden, Şövalye Büridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed’in annesi Amine Hatun’dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı.”

Günlerin Köpüğü


Bu filmi izledikten sonra öğrendim ki, bir kitaptan uyarlamaymış; Boris Ivan’ın aynı isimli kitabından. Şunu düşündüm sonra; sinemanın tüm olanaklarını kullanarak ekrana sunulmuş bu film kelimelerle nasıl anlatılır. Bu yüzden kitabını da bir ara okumalı.

Filme gelince, aşkı diğer gerzek romantik filmlerden tümüyle farklı ele almış fantastik bir film. Eşyayı farklı bir şekilde kullanmış, tabiri caizse doğasını değiştirmiş. Eşyaya verdiği hareket sanırım kitapta yazanların ekrana taşınmasını desteklemiştir. Bunu kitabı okuyunca daha net anlayacağız.

Film Chloe’in göğsüne balayında yerleşen verem virüsünü- ben verem olduğunu düşündüm niyeyse- bir nilüfere benzetecek kadar naif, aynı zamanda Chloe’nin hastalığı ilerledikçe kocası Colin’le beraber yaşadıkları evin neredeyse insanı boğacak kadar gün be gün daralması ve nesnelerin tüm renklerinin zamanla tamamen kaybolması ve mutfaktaki farenin intihar etmesi kadar da surreal bir film. Ve filmin, sonunda yani Chloe’nin ölümüyle tamamen siyah beyaz bir filme dönüşmesi yönetmenin olayı kelimelere başvurmadan ve zorlanmadan anlatmasını sağlamış. Nitekim "Chloé öldü," gibi sade bir cümle bazı sinema teknikleriyle, renklerle ve objelerle oynanmasıyla daha derin anlatılmış. Sadece bu örnekler değil, birbirlerini tanıdıkları ve aşık olduklarını zamana dair de buna benzer bir çok örnek var filmde.

Film boyunca çalan caz müzik de cabası ve bu film caz müzik eşliğinde başından sonuna kadar dans ediyor sanki.Kısaca izleyin derim;Filmden sonra öğrendim ki kitabın yazarı Boris Ivan zamanın birinde edebiyatı bırakmış ve bir caz grubu kurmuş. Sanırım yönetmenin cazı kullanması da bu yüzden. 

Mektubumsu

Odandasın belki şimdi. O küçük odanda. O kitapların var ya hani, gerçekten de başucunda. Kelimelerini aydınlatsın diye sana aldığım o küçük lamba da hemen orda. Kapın aralık, ışık süzülüyor içeri. Bundan rahatsız oluyorsun. Önce ‘Biraz aralık sadece’ deyip sonra ‘Açık sonuçta’ diyorsun içinden. Kalkıp kapatmaya da üşeniyorsun. Sırtını yastığına verip, bacaklarını kendine doğru toplamışsın. Çaresiz hissediyorsun kendini. Korktuğun için kapıyı sürekli kapalı tutmaya çalışıyorsun ama bir kapının odadaki kitaptan, lambadan, masa ve sandalyeden çok farkı yoktur. İnsan onu sadece kullanmayı bilmeli.
Bir gün kapının ardında ne olduğunu kendin keşfedeceksin. Yüzleşeceksin. O vakte kadar say ki saçını okşamışım,Masallar anlatmışım kulağına...

7.01.2016

Beni beni bu işe alıştıran...


"Sülüngilleri bilir misin? Sülüngiller tüm zamanları kısa bir zaman içinde tecrübe ediyor. Aşk ile öfkenin, eğlence ve üzüntünün şarkısını tek seferde birleştirerek muhteşem bir sesle söylüyor.Sülüngil, hayatının aşkıyla tanıştığında hem sevinir, hem üzülür. Sevinir, çünkü onun için bu bir başlangıçtır. Üzülür, çünkü bunun çoktan sona ereceğini biliyordur."-'I Origins' isimli filmden repliktir.
Beni de bu işe bulaştıran hep bir sülündü.Hüseyin Gazi Dağı'nda...

3.01.2016

2016'nın İlk Kuşları

Sığırcık (Sturnus vulgaris)
Büyükçekmece-İstanbul

Kedi Stevens

Birgün kedi beslemeye başlarsam adını 'Stevens'  koyacağım; 'Cat Stevens'. Ve ona 'Wild World' şarkısını söylemesini öğreteceğim;

The Lobster

Film baştan sona çarpıcı, etkileyici ve sıradışı.Kara mizahı seven herkese önerilir. Colin Farrel'ın donuk, ifadesiz bakışları kara mizahı desteklemiş fakat Rachel Weısz' in anlamlı bakışları bu anlamda filmin doğasına ters düşse de filmin ortasında cort diye ekranda çıkınca ne yalan diyeyim yerimde duramadım.

Filmin konusu ise bireyin dispotik bir toplumda bireysel olarak yaşayan, neredeyse bekarlığın haricinde herşeyin yasak olduğu baskıcı ve kuralcı bir ormanda yaşayan grup ile bekar insanların toplum tarafından dışlandığı, sorgulandığı ve bekarlığın bir hastalık gibi görüldüğü ve bu hastalığın tedavisi için yalnız insanların  eşini bulmaküzere senataryumu andıran bir otele yerleştirildiği  ve başarısız olunursa baştan kendilerinin tercih ettikleri bir hayvana dönüştürülüp ormana salındıkları grup arasında kalışlarıdır. Her iki grubun da kendine özgü faşist,baskıcı kuralları vardır ve film boyunca oyuncuların gülmemeleri ve memnuniyetsizleri bu anlamda yerindedir.

Otel dünyasındaki insanların eş bulmak ve sonunda bir hayvana dönüşmemek adına oynadıkları oyunlar,Hhatta kendilerine verdikleri zararlar hüzünlü bir şekilde anlatılmıştır. Herkes çift olmak ve toplumda yer edinebilmek için oyunu kuralına göre oynamaktadır.Orman hayatında ise neredeyse insani olan tüm davranışlar yasaktır ve burda insanın kendine  yer edinmesi  için de neredeyse insan olduğunu unutması gerekir.

Sonu ise belirsiz olsa da, düşündürücü.


- insanın hissetmediği hâlde hissediyor gibi davranması, hissettiği hâlde hissetmiyor gibi davranmasından daha zor.