22.12.2010

Dolunay

Dolunay,
Alnında kalın ve alaycı çizgiler,
Bir madalyon gibi ilişmiş göğsüne gecenin.
Sımsıcak lodostan başı dönmüş sokaklarda,
Uçup giden çatısı mı göğsümün,
Yine mi firar bu gece
payına düşen gönlümün?

Uyursun,
Düş uyur bu gece.
Hatta gecelerce…
Ya bir dolunay olasım gelir
ki bilirim iddialı bir istektir,
Ya da bir sokak lambası pencerenin dibinde…

20.12.2010

Milyon Kere Ayten


Ben bir Ayten'dir tutturmuşum
oh ne iyi Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum
Ayten üstüne
Saatim her zaman Ayten'e beş var
Ya da Ayten'i beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
Günlerden Aytenertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları
Onun gözleridir şafakta gördüğüm
Akşam kızıllığında onun dudakları
Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
Bir kadehte sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz
Onu siz de seversiniz benim gibi Ama yağma yok
Ayten'i size bırakmam
Alın tek kat elbisemi size vereyim
Cebimde bir on liram var
Onu da alın gerekirse
Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
Parasızlık da bir şey mi Ölüm bile kötü değil
Aytensizlik kadar
Ona uğramayan gemiler batsın
Ondan geçmeyen trenler devrilsin
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
Kapansın onu görmeyen gözler
Onu övmeyen diller kurusun
İki kere iki dört elde var Ayten
Bundan böyle dünyada Aşkın adı Ayten olsun 

17.12.2010

Gelincikler



gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
işi iş kasabanın
su yüzlü çocuğun işi iş
bir de poyraza döndü mü hava
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından
faytonların turuncu tekerlekleri
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda.

saat onikilerde
postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi
durmadan bakar
ki o mektuplar nereye giderse gitsin
öylesine uzundur ki kasaba
gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi
gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak
içlerinde kar serpintisi
içlerinde bozkır
içlerinde herkesin bir güneyi olan
ve marangozlar upuzun kayıklar yaparlar bunun için
kesersiz, çivisiz, elsiz
sadece ruhlarından
o kayıkları içinde domates doğranan bir akşamüstünde yüzdürürler
canlanır suya değince hemen
bordalarındaki nakışlar
bir derya gülü alıp başını gider.

yeter ki görünsün gelincikler
önce tek tek görünsün sonra topluca
usta bir doğramacı gibi kırmızılar doğrar kasaba
gelincikler indi mi çayırlardan
su bardaklarına, berber dükkanlarına girdi mi
duvarlara sicimle tutturulmuş şişelere
girdi mi bir kere
-aynaları boğacak neredeyse
-taşlıkları basacak sel gibi
o zaman...
tam o zaman
marangozlar mis gibi rakılar içerek kayıklarında
konuştukça binlerce kayık
konuştukça binlerce köpük, binlerce kıyı olurlar
ve nedense bir vapur bizi alıp götürecekmiş gibi bakarız bir-
birimize
unuturuz sonra alıp başını gitmeyi de
yeter ki iki dudak arasına konsun gelincikler
ipince bir ıslığa yerleştirilsin
türküler süzsün tüveyçlerinden
kahveler eski renklerine boyanır yeniden
biralar ciğ ışıkta bile parlak
yıkanır tertemiz oluncaya kadar yaşamak.

gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkça gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi.

Efkârlıyım

Efkârlıyım abiler
Bir afeti devran sebebine
Ne vardı öyle salınacak,
Beni ardına takacak
Ya eteklerinden düşürdüğü sevdaya ne demeli?
Görmezden gelmek olunur mu?
-Pardon bayan, bir sevda düşürdünüz-
Heyhat, fark etmedi sevdan beni
Bana yaramazdı zaten bu sevdalar
Bu hülyalar,
Bana kalsa kalsa ah’lar kalır
O da hicaz makamından
Ah, ah…
Efkârlıyım abiler
Ne vardı bu kadar güzel olunacak
Azıcık çirkin olaydı ya

Aralık

Nasıl anlatılır
Cemal Süreya
Bir harf kaybetmiş ya adından
Beyaz bir Aralık gecesinde ben
Can vermeye hazırdım işte canımdan.

12.12.2010

Dialog


-Kadim, sessizliği dinle, bak ne güzel heryer dingin
-gııııırrrrrkkkk!


9.12.2010

Forrest Gump


''Akıllı bir adam değilim,ama aşkın ne olduğunu biliyorum''

 "Annem hayatın hep bir kutu çikolata gibi olduğunu, ancak senin payına ne düşeceğini bilemeyeceğini söylerdi"
 

8.12.2010

3.12.2010

Mazisiz

Seni ne zaman görsem
Unuturum öncesini
Yürüdüğüm yolun yabancısı olurum
Sana sürüklendiğimi bilirim bir tek
Sen yanımdan geçersin salına salına
Gözlerimi sende bırakırım

Ve hala bilmem seni neden sevdiğimi
Ama seni en çok ne zaman seviyorum biliyor musun?
Kalbime bir ağrı saplandığında
Öncesini sorma, bilmiyorum
Bir mazisi yok seni sevişimin
Seni her sancıda yeniden seviyorum.

2.12.2010

The Shawshank Redemption


"Unutma Red, umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. Ve iyi şeyler asla ölmez."

-Müzik buradaydı yani içimde. Müziğin güzelliği budur. Bunu sizden alamazlar. Hiç müzik için böyle şeyler hissetmemiş miydiniz?
- Ben genç bir adamken mızıka çalardım. Sanırım ilgimi kaybettim. İçerideyken fazla bir anlamı yok.
-En fazla anlamı olduğu yer burasıdır. Unutmamak için ihtiyacın var.
-Unutmak mı?
-Dünyada taştan ibaret olmayan başka yerlerin de olduğunu. Birşeyler var… İçinde… Alamayacakları ve dokunamayacakları birşeyler. O sana aittir.
-Sen neden bahsediyorsun?
-Umut…

1.12.2010

Papatya

Bayırlar çıkıyorum,
Yokuşlar iniyorum bir bir
Ilıman iklimine hazır bedenimle
Harın ve narın aşkıyla
Seni buluyorum sonra sere serpe…
Hardan turuncu, nardan kırmızı…
Yakan, saptıran, yok eden…
Kendimi sana sokulurken buluyorum 
Derken yolumu şaşırıyorum,
Bir damla suyun hasretiyle,
Dehlizlerinde kayboluyorum şehrinin
Nafile bu arayış da
Yaşanan kor vaktidir artık
Ve yaşanıyor yaşanmakta olan.
Ayaklarıma inen ateşe aldırmadan…

Ağlamaklı bir ses var seni sevişimde,
Ölümümden kalmış gibi.
Sen, tohumu kanıma atılmış papatya
Hazırsan yeni baharlara,
Öldürdüğün gibi oldur beni
Sar beni ateşten kundağına

Atfedilen

Şahların şahı bugün bana geldi. Bana beni anlattı, ben dinledim. Sonra ben kendimi anlattım ona, o dinledi. Elinde ışık vardı, bana verdi. Kendi zaten ışıktı, aslında bana elini vermişti. Her parmak ucu birer kandildi, tutuşturdu beni, yaktı kül etti. Çıplak kaldım bir süre, yeni doğmuş bebek gibi, üryan, kimsesiz, biçare, elindekini yakmış tüketmiş. Ama şimdi, göğsümde bir pervane, ışığa doğru süzülen, dönen, ışıkla birleşmek isteyen. Öldüğümde ışık olurum belki de. Şahların şahı bugün beni ben etti, elimdeki teli kopmuş sazı onardı, bana geri verdi. Kendi sesimden türkü söyledi, afallattı, ağlattı, gözyaşımı sel etti. Çok da güzel etti..

C.K.G

30.11.2010

Aç Gözlerini...

Aç yumduğun gözlerini
Geldim ben, korkma
Bir kucak dolusu yeşil elmayla
Korkma, doldur avuçlarımı yanaklarınla
Hadi ver elini, nereye istersen gidelim
Hava güzel mi güzel
Hadi şu fingirdek güneşin başını bağlayalım
Böyle güneşli olsun diye her günümüz
Hiç gitmediğimiz yerlerde
Hiç olmadığımız gibi olalım
Mesela sek sek oynayalım çıplak ayakla
Olmadı, bir bahçenin duvarından aşarız
Şanslıysak bir elma bahçesi bile buluruz
Bir serçenin peşinde daldan dala konarız
İstersen falcıların kürelerini kırarız bir bir
Duacımız olur
Oltanın ucundaki balıklar
Uzaklaşan balonun ardından bakan çocuklar
Gözleri vitrinde kalan Esma
Evine eli boş dönen Veli amca
Aç gözlerini sevdiğim
Buradayım ben, korkma
Ve korkutma
Balıkları, çocukları, esma kızı ve veli amcayı
Evde kalmış güneşi
Ve gözlerinden mahrum beni…

28.11.2010

Şayet

Şehir dalgın uyuyor
Benimse gözlerim şiş
Bir sokak lambasının ışığında
Seni bekliyorum
Dilimin ucunda bir itirafla
Hava biraz soğuk,
Ilıman mevsimlere hazırlanan ellerimi
Ceplerime sokuyorum şimdilik
Aklıma o şarkının nakaratı geliyor
Mırıldanıyorum
Sürükleniyorum benden sana
Birazdan diyeceklerimi düşünüyorum

''Gelir misin benimle?
İzler misin o filmi?
O filmi benimle izler misin?
Benimle o filmi izlemek ister misin?
Ve ben seni sevsem şayet
Sen de beni sever misin?''


27.11.2010

The Dove's Lost Necklace


''Yazmak, sonsuzluk ritmini veren ve görünenle görünmeyen kelimeler arasında zincir kuran bir eylemdir. ZAHİR ve BÂTIN. Harf bizim ibadetimizdir. Bu şekilde hat, ilahi güzelliğe kanıt olur.''

-Yaşlı adam senin niçin sırtın bükük?
-Gençliğimin üzerine eğiliyordum, onu bulmak için..


26.11.2010

Bir 'Ben'

Ağladığım vakitler,
Gözyaşımın güzergâhında,
Tam sol elmacık kemiğimin üstünde,
Gözüme doğru birazcık da
Bir minicik esmer ‘ben’im olmuş olsa
Adını ‘sen’ koyardım.
Senin olması için,
Düşürdüğüm her yaşın günahı ve ıslaklığı
Ben böylece arınırdım.
Sen öylece ıslak…

24.11.2010

''Eda''

Güz güneşi can verdi toprağa
Adını ‘’Eda’’ koyduk.
Bana merhaba dedin, duydum.
Derken, yağmur düştü iplik iplik,
Kirpiklerinin önündeki bulutlardan
Kırk tas suyla arındı sonra dünya,
Kötülükten ve umutsuzluktan
Çirkinliğinse örümcekler tuttu başını
Yüreğime de dökül suların en azizi
Seyrelt yalan sevdaların acısını
Tut elimden bebek
Yumuk ve küçük ellerinle
Sayende umut da elle tutulur oldu artık
Kırk yıllık bekleyişimin akranısın bebek
Vakti geldi…
Artık türküleri, şarkıları çıkar kınından.
Ve emekle şiirin en güzel yerinde
Nasıl yazılmasın sana şiir
Kadifedir başın, pamuktur yanağın
Öyle güzelsin, öyle eşsizsin…
Anandan başka nakkaş yoktur gayrı
Ve ninen bıraktı nicedir iğne oyasını
Görünce sencileyin güzelini
Ana rahminin bu tarifsiz hünerini.

17.11.2010

Bilsem

Bakma yüzüme dilber
Sorma sözcüklerim nerede
Ah ne cüretkâr bir adamım ben
Daha baştan ürküttüm cılız sözcükleri
Ağır geldi böylesi
İki yakası kavuşamadı hiçbirinin
Çaresizce Sustular
Israrla Gittiler
Adımları kaldı yakışığı gecede
Yorgun pürumar ve yalpalayan
Ve ayak sesleridir duyulan
Belli dönüşlüğü yoktur yolundan
O yüzden bakma dilber yüzüme
Bakma ne olur
Bilsem hiç söyler miydim?

16.11.2010

İbrahim


ibrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrahim
gönlümü put sanıp kıran kim



12.11.2010

İhtimal ya...




Dersin ki ‘buyur dost’
Yine de arkamdan gelme, yanıma iliş
Güleceksek birlikte gülmeliyiz
Hayalperest de olabiliriz mesela
Ben bilmiyorum kaç zamandır hayal âleminde yaşadığımı
Biri var çok beğeniyorum
Dersin ki ’’anlat hele birader’’
Anlatayım, anlatayım da…
İçelim önce, ama güzelleşmeyelim
Güzellik ona mahsus
Öyle bir güzellik ki,
Gülün alevindendir dudağı
Su dediğin değmez gibi dudağına
Saçı çapkın bir samyelidir savrulduğunda
Artık kim korkar kurnaz kavak yellerinden
Gelsin vursun beni yerden yere
Narçiçeğindendir entarisi
Yürürken döker eteklerinden çiçeklerini
Entarisinin altında bir iman tahtası
İmana geldiğim, secdeye vardığım
Sesi sonra, şairin şiiri gibi nakış nakış
Yüreğimin kıyısına oyaladığım.
Gülüşü onun, sebebine küfrü uçurumlardan yuvarladığım
Dersin ki ’’ yakışır, içelim güzelleşmesek de’’
İçelim de,
Bu kent ne zaman bozkıra meyletse
Onu ağlatıverirlermiş ince ince
Boşuna değilmiş dudağının suya hasretliği
Öyleyse dağılmasın efkârım
Ve su yok sana bardaktaki rakım
İhtimal ya…Ya sadece bunun için ağlatılmışsa yarim

8.11.2010

Bilmem ki


Sorduklarında bana
‘’Senin efkârın mavi mi, yeşil mi, kara mı?’’ diye
‘’Bilmem ki’’ derim.
Hiç bakamadım gözlerinin içine kadınlarımın
Fazla köylüdür utangaçlığım
Bu betonarme aşkların karşısında

5.11.2010

Ey Güzel

Sabah olmaya yakın.
Güneş ki el pençe divan karşında.
Bekleyedursun!
Ben kelebekler olmadan uyanamam.
Konacaklar burnuma, yanağıma,
Öpermişsin gibi…

Güneş doğarsa, şimdi doğsun!
Hazırım!
Ben senin olduğun taraftan uyanacağım,
Hayır olsun diye günüm.
İlk gördüğüm gözlerin olacak.
Yüreğimde bir ‘’bal acısı’’.
‘’günaydın’’deyişin, sesin…
O telli duvaklı şiirler gibi.
Kırlangıçlarla göğe gönderdiğin dua gibi.
Ellerin senin; en aldırmaz ateşi uzun kışların.

Ey güzel!
Aşk var belki ama yok işte olmadığın gibi
Ve sen ya uyu şiirlerimin koynunda
Ya da tertemiz tarafından uyan yatağının…

Kalp Yarası

Her yanım bıçak kesiği
Gördüğün kan karası
Kapanmıyor dinine yandığımın kalp yarası
Ağlıyor adamın anası
Duydum ki görmüşler oynaşta seni
Nefesinde el oğlunun nefesi
Takmış beşi biryerdeyi kahpe
Kaymak gerdanlarına

Şaştı iyice bende endazesi kantarımın benliği
Neyle tartayım gidip sıyırayım gördüğüm ilk entariyi
Öldürene kadar aldatayım

Öyle olmuyor böyle de olmuyor
Sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
Bu değil anamın ben diye büyüttüğü
Uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam

Ah ne zormuş sevdalanması bir erkeğin ağlaması
Seçmedim yaşadım verileni hayat diye
Dibe vurdum lanet olası
Şimdi arkamdan atıp tutuyorlar
Karı gibi acı çekiyor diyorlar
Ben oluk oluk kan kaybında onlar adamlığı inkar zannediyorlar
Soframda her gece bir erkek mavrası sevgili çoktan suyun öte yakasında
Bundan daha çok kaybedemem
Şimdi sıra insan gibi acı çekme faslında

Öyle olmuyor böyle de olmuyor
Sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
Bu değil anamın ben diye büyüttüğü

Uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam


sermiyan midyat

4.11.2010

Kırık Kibrit


yorucu, başarılı, güzel, ve sonunda eğlenceli bir gündü...güzel kısmına gelince, sunay akın'ın hakkını yememek lazım bu noktada...sevdiğin bir şairi ön sıralardan dinlemek ve izlemek...güzeldi...
bugünün anısına bir şiirini paylaşmak lazım gelir;

Kırık Kibrit

Her kapı eşiğinde
çocuk mezarı diye takıldığınız
45 numara ayakkabılarımla
içinde etleri çürüyen
bir çocuk cesedi taşıdığımı
nasıl da bildiniz

Hiçbir bardakta
dudak payı bırakmadınız bana
bir kaşık sesini
bile çok gördünüz
şekersiz içerek
çaylarınızı

Bakarak yürüdüm oysa balkonlara
göz göze
gelebilmek için
çamaşır ipinin arkasına astığı
iç çamaşırlarının
ıslaklığına sürünerek
kanaryasını güneşe çıkaran
bir kadınla

Yanıma yaklaşıp kibrit istediğinizde
ıssız bir adaya düşen
yalnız adamın
dumanı görülsün diye yaktığı
ateşiydi sizlere
uzattığım

Ve siz
her seferinizde
sigaranızı yaktınız
ama açıktan geçen gemiler gibi
yanınıza beni almadan
gittiniz! ..
Sunay Akın

29.10.2010

Sabahattin Ali




Ödünçtür sana ölüm
Hak edilmemiş her ölüm gibi
Mezar taşın bile yoktur zira
Kim bilir,
Belki çok görüldü dokuz tahta
Sürgünlükten yorulmuş vücuduna
Yine de korkma!
Boşuna değil sırtındaki yara
Vurulduğun vakit,
Boy boy filizler yeşerdi ardın sıra
Rumeli’de, Anadolu’da.
Adı Memet, Sülüman, Osman
Göbek adlarıysa Ali,

Yeniden beklese de sürgünler
Sürgün verdi Ali’ler
Bir Ali’nin öldürüldüğü yerden

Eskici



Eskiden yeterdim kendime
Artardım bile
Şimdi ne yapsam nafile! ...
Ve kim demiş 'can eskimez' diye
Bu can tedirgin tende
Can da eskimiş ben de..

Umut Bozumu

Ankara’da yağmur var
Sokakta yağmurdan kaçan insanlar
Ve eziliyor o hengâmede umutlar
Kan doluyor taşların arası
Kaldırım kenarında kandan ırmaklar

Önce sokak, sonra evler ve canlar
Boyanıyor kan rengine
Ve koynumdaki fermanımın mürekkebine
Yağmur ne varsa katıyor kendine
Sel yaşanıyor bu umut bozumu mevsimde
Umut kendine sığınacak bir körkuyu arıyor  
Ve sokak kendine yeni bir isim

27.10.2010

Küstüm Çiçeği

Öylesine bir çiçek
Ölesiye açar
Kimseler bilmez
Dünya mışıl mışıl

Bu çiçek mor açar
Kendi rengine sevdalı
Kimseler görmez
Gözyaşı yeşil akar

Bu çiçek hüzün kokar
Itır ki kıskanır
Avuçlayıp da kara taşı
Sinesine bastırır

Ayazda ıssızdır çiçek
Güneş değmez yaprağına
Ne tanıdık bir ses
Ne sıcak bir nefes

Çapkın bir rüzgâr  
Aklını çelmiş yaprağının
Bir kökü var avunmalık
O da zaten toprağa âşık

Bahar geçmiştir
Mahzundur artık çiçek
Eğer boynunu iç çekerek
Ve gözü toprağa ilişir

Ölmek üzeredir çiçek
Ağlamaz, üzülmez bile
Yapmacıktır kayıtsız oluşu
kaldı ki küstüm çiçeğidir adı.

LAVINIA



Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar,
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalan istiyorsan yalanlar söyleyeyim.
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.



Özdemir ASAF

19.10.2010

Postal

Zamanın sırtında bir gece
Sokaklarda bir çift postal
Aşkı yeniden yazıyor ince ince
Ürküyor Ankara, korkuyor,
Bilmediği her şeyden korktuğu gibi
Ve sokaklara çıkıyor
Sesinin yabancısı her kişi
Perdeler aralanıyor bir bir
Göz süzüyor yabancısına şehrin ışıkları
Yediğim küfürler cabası
 Sen bilmezsin bunları
Bir uyku almıştır çoktan seni
Ankara’yı da çamur gibi bir yağmur
Bir çift postal batıyor çamura,
Debelendikçe daha da batıyor
Ve mezar oluyor sokaklar aşka
En baştan,ve daha başlamadan

Ve gün olur, 
Uyanırsın Yağmursuz günlere…

17.10.2010

Birdenbire


Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.
Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.

16.10.2010

Özlenen Sevgiliye

Bir şiirdir ömrüm,
Tamamını bir solukta okuyamadığım.
Sadece soluksuz mısralar takılır dilime,
Ana rahminden kalma ılık gecelerden.
Bugüne varan kadim yolculuktan.
Zamanın beyazı, şimdinin kumralı sayfalardan

Şairini de tanımıyorum henüz
Bekliyorum yine de gelişlerini
Yakışsa gerek eline kalem
Hüznü kurşun kalıplara dökerken
Efkârına suretlerden suret beğenirken
Öyle bir efkâr ki, yağmuru ağlatır şiiri
Ve zehreder ömrümü, eliyle kurduğu cenneti

Öyleyse bir ömür biç bana
Ya kurşun dök hiç olmayan nazarına
Ya da durma diz kurşununa

14.10.2010

Yosma’dır Artık Adı

Ankara’nın güzelleri uyumaz gece
Zehra da öyle

Dudağında alı al bir boya Zehra'nın
Edasında bir cilve emaneten
Teninde kader çiçeğinin kokusu
Kapıyı ardından kapattığında
Yosma’dır artık adı
Ve bir kâbusa dalar gibi
Dalar sonra gecenin karanlığına
Ayazına sevdalı gecenin

Ak bir patiskadır kırış kırış ve ıslak
Bir masa örtüsüdür desen desen, rengârenk
Ve bir çığlıktır duvarlarda yırtılan
Ama gözleri kapalıdır hala
Bir görse kendini
Ne güzeldir oysa

Kâbustadır ve birazdan uyanacak
Uyanacaksa da güneşi beklemeli
Güzel bir güne açmalı gözlerini

Ne Kalır
















Ne kalır ne kalır
Tuz gibi susayan, nane gibi yayılan
Dokuzu unutulmuş on yüz mü kalır
Onu da unutulmuş bir şiir belki kalır
On çizik, on çentik, on dudak izi
Bir çay bardağında on dudak izi
Aşklardan sevgilerden
Suya yeni indirilmiş bir kayık gibi
Akıp geçmişsem, gidip gelmişsem
Bir de bu kalır.


13.10.2010

Yardan Gelen...

Verilmiş ama tutulmamış sözlerle başladı tüm hasretler, sevmekle başlayıp peşi sıra sarf edilen yeminlerle; hiç bırakmamaya, yanından ayrılmamaya dair. Karşınımızdaki ya unutkan bir sevgiliydi ya da ikiyüzlü. Pişman olunur mu bunu için? Kimse olmamıştır, olunsa bu satırların iki yakası kavuşur muydu, bu kadar soluksuz bırakır mıydı insanı?
Hasret ki bir uçurum kenarı, ölümle yaşam arasında kalın ve şakacı bir çizgi, yürümek zordur ama mecbur hissedersin bilinçsizce. Aşağıda yok olma isteği, arkandakiyse yokluk; hiç olmamıştır çünkü. Hasretse buradayım diye bağırır kulağı tırmalayan sesiyle, der ki ‘’oradan değil, şu yandan’’ aşağıyı göstererek. ’’yeter artık’’ artık demek vardı ya, neyse boş verme burhan bekle...

12.10.2010

Vira Bismillah

















 
Öyle bir şey ki bu bendeki
Derde deniz demek gibi bir şey
Beklemeden, düşünmeden
Dalmak sonra şuursuzca en derinine
Toprağı çoktan geride bırakmak
Unutmak onu ve üstündekileri
Ayaklarını hissetmemek
Balık olmak sonra
Ve belki ciğerine tuz basışı bir balığın
Bile bile

Güneşin ilk ışıklarıyla
Enginine açılan bir balıkçıyım kimi zaman da
Dertçi ya da
Yoksa dertli mi?
Dertli ama biraz da ümitli
Demir atıyorum bahtların en karasına
Vira bismillah
Ne çıkarsa bahtımıza



10.10.2010

Bir Sıkımlık Kurşun

Derdindeyim
Gün ışığına sevdalı sevdamın
Sabaha çıkar mı bilmem
Beklemekteyim
Evhamların ilhamı sarıyor dört yandan
Derken ölüm tek kurtuluş oluyor
Ecelin gelişi gibi gelmiyor beklenen
Su gibi gelse oysa
Ve alnımdaki ecel teri gibi düşmese
Süzülerek alnımdan denizinde kaybolmasa
Ter dediysek
Kanımdan damıtıyorum katre katre
Akabinde önce parmak uçlarım
Sonra tüm bedenim karıncalanıyor
Ruhumsa bir küheylan aksine
Ak patiska üstünde yan yatmış
Debeleniyor
Karanlık, biraz yorgun ama
Güzel gözleriyle bakıyor işte
Gülüyor hatta yarım yarım
Ölüm iyiliği mi dersin?
Benim demeye dilim varmıyor
Duvar saati, o eski koltuk ve tüm oda da
Susuyor tüm gerçeği, haykırarak

Ey Ruhum
Yine de var mı son bir isteğin?
— Tezelden bir sıkımlık kurşun!
Güneş doğmadan önce…

1.10.2010

Anna

Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.İnsaf et Anna!Gidelim buradan.Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…Tamam sustum.Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak. Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.Gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…Bekleyişler Anna. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.Tanrı bizimle de konuşur belki.

1 ekim 2010

Derin mevzulardan bahsedemeyeceğim şu ara. Kafamı işgal eden başka konular var. Onlar da hayata dair ama. En azından benimkine. Bugünkü yazım kendim için gelsin o zaman. Bir şarkı da yollamalıyım kendime yazının en sonunda.
Neyse bugün günlerden belki de en boşu; kısaca özetleyeyim; bir önceki gece zaten uyuyamadığım gibi sabahın bir vakti kalktım derse gitmek için. Bu benim ilk sekiz kırk dersimdi.-chemical reactor design-.çok afili bence ismi. Bu üç kelime bence kimya mühendisliğinin özeti. Zaten bunları diyebiliyorsam şimdi, hem de bu blogda kafayı yemek üzereyim demek ki. Belki… neyse daha afili ve kapsamlı olan dersime girdim sonra; o da chemical enginnering design.Coal slurry ile aklınıza gelebilecek, uzatılıp da uzatılacak bir konu. Bir dönem boyunca ders kapsamında bunu göreceğiz. Hadi bakalım. Ali abinin yemeklerini de yedikten sonra; odama çekildim. Bir süre uyumaya çalıştım ama olmadı. Kalktım, facebookta dolandım, müzik dinledim sonra, müziği arka fonda bırakıp oyun oynamaya başladım-bilgisayar oyunu-.bir kahve koydum kendime. Sıkıldım. Sonra dün başlayıp bitiremediğim resmimi bitirdim. Uzunca bir süre dokunmamıştım kâğıda kaleme ama hala iş var bende. Kendimle gurur duydum. Akşam yemeği niyetine bir şeyler yedim; kepekli ekmek peynir domates, yoğurt. Sağlıklı yaşam hep bunlar. Kahvesizlikten kuduruyorum, keşke gündüz değil de şimdi içeymişim. Neyse baktım olmuyor kafamı meşgul edecek başka bir şey buldum, işte bu bloğu yazmaya başladım. Ve belki filiz izleyip, kitap okurum.
Günün sonunda derslerimi almış olmanın ferahlığı ve projelere arkadaşıyla ve konusuyla ısınmanın verdiği bir huzur var. Ha bir de gülçincan’la yarın göle gidiyoruz kahvaltıya.
Bugünden bahsettiysem geçen günü de anlatmalıyım. Ama şimdi değil, daha sonra

29.09.2010

Kimse Bilmez Ne Çektiğimi


ve aşk iki kez geldiğinde
ve iki kez yalan söylediğinde
bir daha asla sevmemeye karar verdik,
böylesi adilaneydi,
bize ve aşkın kendisine.

ne merhamet dileniriz ne de
mucize;
yaşayacağız,
öleceğiz, sinek
öldüreceğiz, boks maçlarına
ve hipodromlara gideceğiz, hayatımızı
sırf talih ve yetenekle sürdüreceğiz.

27.09.2010

Pazaryeri

Ankara denen bu şehirde
Yıllardan 2010,akşamlardan en huzurlusu

Eskisi gibi bloğuma uğrayamıyorum, malumunuz sonunda dersler başladı. henuz derslerimin yarısını alamamış olsam da… Neyse aslında bloğuma eskisi gibi uğrayamam kendime de uzak kalışım demek bir nevi -bunun da farkındayım-. Çünkü ders çalışmalıyım, teknik seçmeli almalıyım, bir şey ‘’design’’ etmeliyim, kısacası zorlamalıyım kendimi istemediğim şeyleri yapmak için. En sonunda da kimsenin yeniden dizayn edemediğini bir sistemin en ortasında sıradan bir parça olmalıyım. Çark dönmeli ne de olsa. Çark döne dursun da ne çok şey ezilip yitiyor bu çarkın dişlileri arasında. Unufak olup tozumakta burnumuzun dibinden.
Çark henüz her şeyi toz duman etmemişken, ortalığı toza dumana katmamışken kendimi bir pazaryerinde buluverdim. Yanımda kadim. Görücüye çıkmış envai çeşit sebze meyve… Ayaş güzeli domatesler, mübarek misk-i amber misali kavunlar, yeşili yeşil bahar kokuşlu otlar. Dalından koparılmış şeftaliler, vakti gelmiş mandalinalar, salkım salkım üzümler. Ve her birini uzatan, sunan, dizen o eller… Ekmeğinin derdine düşüp kendi terinde boğulmaya dünden hazır ve nazır insanlar. Kimisi hayatının baharında kimi kendi yokluğunun arifesinde ,yoklukla yoksullukla boğuşup durmakta. Zamanın yüzünde açtığı derin yarıklarda alın teri usulca seyrediyor gibi. Ve her birinde eve ekmek götürme endişesi ve talaşı ‘’gel abi Ayaş domatesidir’’, ’’kaç kilo vereyim abi’’…derken, daha doğrusu denilirken’’kavunun böylesi zor bulunur’’,diyen ağabeyin de ısrarıyla elimizde bir parça kavunu kemirirken ayrılıyoruz kavun tezgâhından. O ne koku, o ne lezzet… ‘’ Al dene abi almasan da olur’’ diyen bir ağabeyin tezgâhından da bir kilo mandalina alıyoruz, bir de ucuz diye bir kilo üzüm. Salkımdan bir kaç tane tadıyorum tozlu kirli demeden, kadimin uyarmasına aldırmadan. Mandalinadan yemiyoruz şimdilik. Onlar hasta ziyareti için. Onlar da bir o kadar lezzetlidir diye umuyoruz.
Tezgâhların arasından çıkışa doğru seğirmişken ezilmiş, çürümüş, sonunda atılmış meyveler, sebzeler gözüme takıldı. İçimden dedim ki’’dünya bir pazaryeri’’. En az ölüm ve yaşam kadar keskin bu tezat düşündürdü beni uzunca süre. Dünya da bu pazaryeri gibi işte; bir yanı bahar kokar ıtır ıtır, bir yanı çürük kokusu. Bir yanda renk renk meyve, sebze diğer yanda vakti geçirilmiş, şu ahir zamanda görüp geçireceğini çoktan bitirmiş, çoktan pazarın çıkışında dikkate şayan olmayan bir köşeye layık görülmüş, atılmış, ezilmiş olanları. Bazen satıcının dikkatinden kaçmış, çürümeye mahkûm edilmiş, bazense alıcısı bulunmamış, kimiyse daha dalından koparılmadan ıskartaya ayrılmış… Özenle yetiştirip sunduğumuz her bir şeyin- ister bu bir mandalina olsun, ister kabak, ister salatalık. İster adına sevgi diyelim, ister aşk. Dostluk olsun ya da mutluluk-bir alıcısı vardır dostlar, her biri emek ister bilirim. Bu yüzden ucuz olmasın hiç biri ama biz ucuza verelim kendi rızamızla. Zamanı geçmeden, dalında solmadan bir köşeye atılıp unutulmadan… Alan da veren de insanoğlu işte. Ne biz azıksız kalalım ne de veren aç.

24.09.2010

YARALI KUŞ
















...
İçimin kuytususun aman aman
Güllerin uykususun
Bir sevda türküsüsün, söyle viran olayım
Bırakma ellrimi aman aman
Ağlarım çocuk gibi
Dışarda kuş sesleri, sen kaybol ben bulayım
...




the photograph copyright@herdemhemdem:)

KALEM DİLE GELİRSE

Ankara denen bu şehirde
Yıllardan 2010 ve akşamlardan en güz güzeli

Yazacak çok şey var yine, yazmak külfet değil de, okuyucuya eksik vermek anlatılanı ve sonunda yanlış anlaşılmak. Ne olacak bu endişeler peki? İşte ben bunları düşünedurayım, kalemim çoktan hokkaya girmiş, çoktan işe koyulmuş bile. Şöyle buyurdu kalem ‘’beni benden sor’’. Dedim ‘’pekâlâ, sen de kimsin, anlat hele? Nerden gelip nereye gidersin? Madde misin yoksa mana mı? Kalem atıldı’’Ben kadim zamanlardan kalma basit bir isimim-kalem-,cismim de öyle, madde gibi görünsem de esmayı mana ederim, önce beni tutan elin, eli kolu olurum, sonra gönlü, dili olurum. Okuyanın sadece gözünde kaldığım da olur elbet ama benim asıl işim gönülden gönüle akmaktır mana ırmağında. Utangaç, arsız, coşkulu, durgun… Bazen geçtiğim yerlerde reyhanlar biter bazense çınarlar devrilir. Kiminin kanı çekilir serinliğimden, kimine can veririm, Bazen güneşten daha yakıcıyım bazen ayaz olup buz kestiririm. Dinginliğim kimine rahat bir uyku getirir, kimilerine kâbus. Ama bil ki sana da okuyana da hep samimiydim. Ne okuyucuya iltimas geçtim ne de senin emanetine hıyanet. Gönülden aldığımı aynen gönüle ilettim. Çünkü ben biraz da senim, elin, kolun, dilin, gönlün…’’Dedim ki ‘’minnettarım sana, şimdi sana her şeyi anlatabilirim’’.
Bu kısa konuşmadan sonra anladım ki; anlatacaklarım belki eksik, belki yarım ama yanlış değil. Ben kalemime güvendikten sonra bu yanlış anlaşılma korkusu da yersiz.Kalemime güvenim arttı belki ama değişmeyen bir şey var hala; yazacak çok şeyin oluşu. Yazmalıyım.
Ve sen ey okuyucu, sen olmadan da yazmanın bir anlamı yok, biliyorum. Ama beni gözünle değil gönlünle oku, ateşimden ayazımdan korkmadan oku. Kalemimden süzülen her kelamın içinde ateşimden kaçacak bir çınar gölgesi, ayazımı ısıtacak bir ıtır var zaten, kâbustan sonra gelen derin uyku da seni bekler en sonunda. Canımdan can, kanımdan kan istersen, gönlünle oku.
Selametle…

22.09.2010

ANKARA

Ankara’da, sonunda şu küçücük yurt odamdayım. Henüz yeni girdim sayılır odama, eşyaları bırakmak için uğradığımı saymazsak, özledin mi diye sorarsanız, bu boş ve küçük odayı özlemedim. Amma velâkin, odamın Ankara manzarasını, ankara’nın da sarı sıcak şehir ışıklarını, onlara her baktığımda aklıma gelen yarın yamalak Ankara şiirlerini. Ve yağmuru… Özlemişim… Bu koca şehir gönlümü yaparcasına ve hoş geldin mahiyetinde, yağmuruyla öptü beni. Önce alnımdan sonra iliklerimden… Sevdiğimi bilirmiş gibi. Ve ben de Ankara’ya hoş bulduk diyorum Ankara prensi, Cemal Süreya’nın gönlünden kopan birkaç satırla

'Önce öp
Sonra doğur beni.'

Pencereden ayrılıp, çalışma masama geçtiğimde, giderken panoya bıraktığım birkaç toplu iğne selamlıyor beni. anlam veremiyorum gülüyorum sadece;’’ne bu şimdi, bana umut mu aşılıyorsun yoksa çalışayım diye, yine ders notlarımı iliştireyim eskisi gibi diye bir işaret mi bu, şimdiden mi? bismillah!’’.

’hani nerde kitaplar’’ diye meraklanıyor, yalnızlığı canına tak etmiş boş rafım. Kitap dediysek ‘’seperation processes, mathematical modelling in chemical engineering’ gibi kitaplar değil. Diğerleri… Unutmadım, getirdim birkaç tane. Ama bavulumda bir ara bavulları da açmam gerekiyor.

Yatağımda kitap okumayı özlemişim. Her iki haftada değişen beyaz yatak takımlarını serildiğin de özellikle. Annemi hatırlatan o yumuşatıcı kokusunu bir de.

‘Cattle’da su ısıtıp, ders çalışmalarımı, zaman zaman sabahlamayı, bunlar yer yer geçici hevesler olsa da.

Ders dedim de aklıma geldi; neydi o rezillik. Zaten hiç sevmediğim şu odtü’deki öğrenci işlerinden bir kez daha nefret ettim, sabah onda başlaması gereken ders kayıtları saat üç buçuk da başladı. Almam gereken dört dersten ikisini alabildim. Buna da şükür, ODTÜ şartları düşünülünce. Ve Allah kerim yarın diğer ikisini de almayı umuyorum. Sözüm ona zaman en önemli bir şey ama binlerce öğrencinin saatlerini hatta günlerini çalmaları neden? Saatler boyunca elimize geçenler ise şunlar oldu;

—Bağlantı zaman aşımına uğradı
—Register.metu.edu.tr sunucusu çok geç cevap veriyor
—Sayfa yüklenirken hata oluştu
—System is full
—Please try again later.

Evet denedik saatlerce usanmadan. neyse yine de arkadaşlar olunca daha bir çekilir oluyor bu saatler bile;
Huriye: tehlikenin farkında mısınız?
Bendeniz: ayrıcalık tanı huriye

Sonra nemi yaptım? İlk önce 198 YTL yurt paramı yatırdım çarşaflarımı almak ve odama yerleşmek için, sonra mustilere gittim, cerenle bir soluklanıp, hoşça vakit geçirdikten sonra, kolilerini almaya gittik. İşte yağmurda ıslanmamız da bu vakitler oldu. Güzel bir çay hak etmiştim. Bir de hoş sohbet. Odama döndüm ve bloğu yazdım şimdi dinlenme vakti bavulları yerleştirmeden ve odayı toplamadan önce. 
Hadi bakalım.

the photographer:herdemhemdem
the photograph: odtü-2. yurt önü

21.09.2010

Ve Günlerden Veda



Gecenin bir vakti… Odamdayım. Yalnızım. Güzel bir müzik ve bir fincan kahve… Evde geçirdiğim son gün. Ayrılık makamında çalarken müzik, ben de kadim anılarımın nöbetindeyim. Daha yazın nasıl geçtiğini anlamadan, şu kısa boylu hayatımın endazesini ölçmeye kalktım. Okkasıyla kıyasladım sonra. Ağır çekti. Boyuna nispeten ağırdı bildiklerim, öğrendiklerim, yaşadıklarım. Ve çoğunu ailemden öğrendiğim tüm bu şeyleri bu ihtiyar ev bir kez daha fısıldadı bu gece. Özlem yaklaşıyordu ne de olsa. Ayak seslerinin yankısıydı kulağımı tırmalayan. İşte sonunda güzelim şarkının da aklını çeldi bu tırmalayan ses. Dinledikçe içlendim. Ben içlendikçe, içim bana dar geldi. Kahve de boğazda takılı şimdi.
Ve bugün günlerden veda ama elbet su gibi gittiğim gibi su gibi dönmesini de bilirim.

Yeni bir ülke bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir. 
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın. 
Aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. 
Başka bir şey umma-
Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.



8.10 Vapuru / Cemal Süreya

 

Sesinde ne var biliyor musun
Bir bahçenin ortası var
Mavi ipek kış çiçeği
Sigara içmek için
Üst kata çıkıyorsun

Sesinde ne var biliyor musun

Uykusuz Türkçe var
İşinden memnun değilsin
Bu kenti sevmiyorsun
Bir adam gazetesini katlar

Sesinde ne var biliyor musun

Eski öpüşler var
Banyonun buzlu camı
Birkaç gün görünmedin
Okul şarkıları var

Sesinde ne var biliyor musun

Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.

Sesinde ne var biliyor musun

Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar

Sesinde ne var biliyor musun

Söyleyemediğin sözcükler var.